İdefix.com

Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2009 Cuma

NATALIA GUTMAN / Sovyetler Birliği'nde çellonun org gibi tınlaması istenirdi

Rostropoviç'in öğrencisi Natalia Gutman, başta Schnittke olmak üzere çağdaş bestecilerin adına ithaf ettiği eserlerle, Şostakoviç yorumlarıyla şimdiden müzik tarihine geçmiş durumda. 66 yaşındaki Kazak asıllı çellist, son yıllarda piyanist Martha Argerich'le kaydettiği Schumann yorumlarıyla adından söz ettiriyor. 2008’in ilk günlerinde İstanbul’a geleceğini, Şostakoviç’in 1. Çello Konçertosu’nu seslendireceğini duyunca peşine düştük. Çevirmen arkadaşım Simla Yerlikaya'yla aradığımızda, Portekiz'in Porto kentindeydi. 1990'larda Bach'ın çello süitlerini gözden geçirken müzikal yaklaşımında köklü bir değişim yaşadığını, Rus ekolünden ve romantizmden gittikçe uzaklaştığını söylüyordu.

Gerek Schnittke gibi önemli bestecilerin size ithaf ettiği eserlerle gerekse hocanız Rostropoviç'le birlikte günümüzün en önemli Şostakoviç yorumcularından biri olmanız nedeniyle klasik müzik tarihinde önemli bir yere sahipsiniz. Bu şöhretin konser hayatınızda canınızı sıkacak, sizi üzecek şekilde bir dezavantaja dönüştüğü oluyor mu? Yani Schumann'ın çello konçertosunu çalmak isterken, konser organizatörlerinin talebiyle hep en çok bilindiğiniz eserleri çalmak zorunda kaldığınız oluyor mu?
-Şostakoviç, eğer yaşasaydı, geçtiğimiz sene 100 yaşında olacaktı. Bu yüzden geçtiğimiz sene onunla ilgili çok konuşuldu ve bana bu soruyu çok sık sordular. Ama benim cevabım hiç değişmedi: “Hayır. Şostakoviç çalmaktan hiç sıkılmadım.” Onun gibi bir ustanın eserlerini yorumlamamın istenmesi, beni ancak sevindirir. Çünkü Şostakoviç’in müziği zamanı ve mekanı olmayan, evrensel bir müzik. Bir devire ait değil. Gerçekten, son on senedir konser organizatörlerinden Şostakoviç çalmam yönünde yoğun bir talep geliyor. Ama dediğim gibi, Şostakoviç, çello için yazılmış en iyi iki – üç eserden birine imza atmış bestecidir. Organizatörlerin bu eserleri çalmam için bana gelmeleri, benim için ancak sevinç ve gurur kaynağı olur.
Oda müziği konserlerinde, resitallerde de benzer sorunla karşılaşıyor musunuz? Yoksa konser için oda müziği repertuvarı seçerken daha mı özgürsünüz?
-Tabii ki, bu alanda daha özgürüm. Çünkü kendi programımı, hazırlıyorum. Orkestra ile çalarken de öneriler yapıyoruz program konusunda, ama “ben” değil “biz” öneriler yapıyoruz. Sonuçta o önerilerin içinden 5-6 tanesi kabul ediliyor, ama haliyle bu kabul edilenler her zaman benim için en ilginç olan eserler olmuyor. Benim çalmak istediğim başka harika eserler de var. Sayıları çok fazla değil ama başka çok iyi eserler de var. Onları da çalmak istiyorum, ama tabii bu çok daha seyrek oluyor. Oda müziğinde ve tabii ki resitallerde bu parçalara yönelmem mümkün oluyor


Hocamı hayatımın son gününe kadar anacağım

Rostropoviç'in geçen nisanda kaybı müzik dünyasında geniş yankı uyandırdı. Hocanızın adı geçince aklınıza gelen ilk anekdot nedir, unutulmaz kayıtları arasında ilk aklınıza geleni hangisi?
-Açıkçası, anekdot ve anı anlatmak konusunda özel bir yeteneğim olduğunu söyleyemem. Anlattıklarım size ilginç gelir mi, onu da kestiremiyorum. Ama şunu söyleyebilirim, Rostropoviç ile ilgili hislerim çok büyük. Onun o harika müziği, beni her zaman çok heyecanlandırmıştır. Konservatuarda öğrencisi olduğum zamanları düşündüğümde, aslında zor zamanlardı. Çünkü öğrencilerinden talepleri her zaman çok yüksek olmuştur. En zor konçertolar bile söz konusu olduğunda, öğrencilerinin bir hafta içinde çalmasını bekleyen bir hocaydı. Derslerinin temposu inanılmaz yüksekti. Ama bu yüksek tempoda giderken, öğrencileri asla sıkmaz, bunaltmazdı. Öğrenciler için orada öğrenilen her şey, bulunmaz bir nimet gibiydi. Ve sonuçta da ondan eğitim alan kişiler, değişik zorluklar karşısında daha çabuk hareket etme kabiliyetini göstermeye başlardı. Yaptığı her şey, attığı her adım hem çok ilginç, hem de inanılmaz anlamlı olurdu. Aslına bakarsanız, ben onun bu tarzında o kadar zorlanmıyordum. Bana göre o dersler, sanki bayram havasında geçiyordu. Sadece çellistler değil, farklı enstrüman çalan öğrenciler de onun derslerine girerdi. En azından 20-30 kişi olurdu mutlaka her dersinde. Onu hayatımın son gününe kadar hatırlayacağım. Benim ne zaman, neye ihtiyacım olduğunu çok iyi bilirdi, ve emin olun böyle birinin yanınızda olması harika bir şey. Bir öğretmen olarak harika olduğunu söyleyebilirim bu yüzden. Şimdi her gün onu ve hayatımda bıraktığı boşluğu düşünüyorum… Eksiksiz her gün…

Romantizmden gittikçe uzaklaşıyorum

10 yıl önceki bir röportajda, çello repertuvarının zirvelerinden biri kabul edilen Bach'ın Çello Süitleri'ne yaklaşımınızın bir süre önce köklü şekilde değiştiğini söylüyorsunuz. Tüm süitleri seslendirdiğiniz birçok önemli konser verdiniz. 6 süitle bu yakın ilişki, yorum konusundaki sorgulamalarınız diğer bestecilere ve en genelinde yorum konusuna bakışınızda köklü değişime yol açtı mı? Açtıysa nasıl?
-Mevzu Bach olunca, sürekli değişim söz konusu. Bana kalırsa hiç kimse, Bach’ın 6 çello süitini üst üste iki kere, aynı şekilde, aynı stilde çalmayı beceremez. Bir performanstan diğerine mutlaka farklılık gösterir çalışınız. Bach çalabilmek için çok yüksek konsantrasyon gerekir. Ve çok basit şekilde söyleyeyim; diyelim ki, esere başladığınız tempo her zamankinden biraz daha farklıysa, tüm eserin akışı değişir. Ortaya bambaşka bir şey çıkar. Çaldığınız zamanki ruh durumunuz bile stilinizi etkileyebilir. Prensipte, her çaldığınız, diğerinden farklıdır. Zaten bu eserlerin Bach’ın elinden çıkmış notaları yoktur. Bestecinin eşi Anna Magdalena Bach’ın derlediği notalar, bana kalırsa eserleri en doğru olan şekilde yansıtıyor, ve artık birçok müzisyen de onun yazımını baz alarak çalıyor. Eskiden her çellist kendine göre yorumlardı bu eserleri. Tabii bu stilinizdeki genel değişimlerin bir sonucu. Mesela eskiden, Sovyetler Birliği’ndeyken Bach yorumumuz çok romantik olurdu. Çellonun org gibi ses çıkarması gerektiği düşünülürdü. Şimdi bu akımdan, bu teoriden uzaklaşmış olduğumu söyleyebilirim, ve bu tabii bu durum orkestra konserlerime de yansıyor. Romantizmden uzaklaşarak daha doğru bir stile doğru gittiğimi düşünüyorum. Ama bu değişim hâlâ sürüyor.

Gençlerden çok şey öğreniyorum

Şu anda olgunluk döneminde, müzik hayatınızın en kıymetli yıllarındasınız, konserleri ne kadar daha sürdürmeyi planlıyorsunuz? Bu süre için ne gibi planlarınız var? Örneğin orkestra konserlerini azaltıp, oda müziğine ağırlık vermek, belirli bir çağın ya da bestecinin eserlerine odaklanmak gibi projeniz var mı?
-Daha yapmak istediğim çok şey var. Birincisi Rostropoviç’e ithaf edilen, mükemmel eserleri yorumlamak istiyorum. Onun için yazılan bir çok eser var. Bunların bir kısmı sadece iyi. Bir kısmı mükemmel. Eğer menajerlerle bu konuda anlaşabilirsem, önümüzdeki dönemde bu eserleri yorumlayacağım birkaç konser vermeyi planlıyorum. Lutoslavski, Britten ve Schnittke’ye yoğunlaşmak istiyorum. Kesinlikle yeni şeyler öğrenmeye devam edeceğim. Bach’ın eserlerine daha çok konsantre olmak istiyorum. Ve genç müzisyenlerle oda müziği yapmak istiyorum. Gençlerle çalmayı çok seviyorum, çünkü benim için en büyük ders her zaman genç insanlarla çalışmak oluyor. Onlardan yeni şeyler öğreniyorum.
Hayatınızda zaman kaybı olarak değerlendirdiğiniz bir dönem var mı; geri dönüp değiştirmek isteseniz bu dönemi nasıl değiştirirdiniz?
-Aslında şimdi baktığımda, hayatımın birçok noktasında memnun olmadığım zamanlar var. Ama benim şöyle bir kuralım var, kendime “Keşke şunu şöyle yapsaydım, ya da yapmasaydım. Veya keşke şunu değiştirebilseydim“ demeyi yasaklıyorum. Çünkü artık geçmiş, gitmiş şeyler bunlar. Ve “Neden böyle oldu” “Ah ne yazık!” gibi şeyler söyleyip, evhamlı dolaşmaya vaktim yok.

Ekollerin ortadan kalkması çello için avantaj

Müzikte, çello yorumculuğunda ekollerin çok egemen olduğu bir çağda, ortamda yetiştiniz. Ekollerin çok egemen olduğu uzun yıllar boyunca yorumculuk yaptınız. Bugün ekoller neredeyse ortadan kalktı. Genç kuşağın önde gelen yorumcularına baktığınızda gelişmeyi bir kayıp mı, yoksa kazanç olarak mı görüyorsunuz?
-Doğru, artık öyle ekollerden, Rus veya Alman tarzındaki farklılıklardan bahsedemeyiz. Ama bu durum çello için kesinlikle bir avantajdır. Şimdi daha çok sayıda, çellistler yetişiyor. İyi okullara gidiyorlar, iyi eğitim alıyorlar. Müzik teknolojisi ve enstrümanlar açısından Rus ekolü her zaman güçlüydü ve eskiden dünyanın farklı yerlerinden bile olsalar, birçok çellist Rus hocaların eğitiminden geçerdi. Artık bu hocaların ve onların eskiden yetiştirdiği öğrencilerin torunları öğrenci oldu. Hepsi farklı kültürlerden, kendi özel birikimleriyle bu sektöre giriyorlar. Her yeni gelen kendi kültüründen öğeler getiriyor ve bu da çello dünyasını zenginleştiriyor. Zaten ben bu yüzden, gençlerle çalmaktan daha büyük zevk alıyorum. Sadece çellist olanları kastetmiyorum, diğer enstrümanları çalan gençlerle çalışmayı da çok seviyorum.

Yetenekli öğrencim Benyamin başına buyruktur

Türk yorumcular, bestecilerle yolunuz kesişti mi hiç?
-Evet, çok yetenekli Türk müzisyenler olduğunu biliyorum. Mesela Benyamin Sönmez bir aralar benim öğrencimdi. Stuttgart’a gelmişti. 2-3 yıl kadar beraber çalışmalar yaptık. Hatta, bir keresinde Moskova’ya gitmiştik ve o Moskova’ya aşık olmuştu. Benyamin çok yetenekli bir öğrenciydi. Ama öğrenci düzenine göre yaşamak ile ilgili sorunları vardı. Kendi isteklerinin peşinde giden bir yapısı vardı. Sınavları ertelerdi. Bu tabii okulda sorun oluyordu, ama ben her zaman onun yanında oldum, çünkü çok yetenekli olduğuna ve büyük bir çellist olacağına inanıyordum. Şimdi Türkiye’de olduğunu ve çalmaya devam ettiğini biliyorum. Ama nasıl olduğuna dair, detaylardan tam olarak haberdar değilim.
İstanbul'da seslendireceğiniz Şostakoviç'in 1. Çello Konçertosu için son 45 yılda çok şey yazıldı, söylendi. Kimileri eserin Boris Pasternak'ın Nobeli aldıktan sonra Sovyetler'de dışlanmasına tepki olarak bestelendiğini söyledi, kimileri Gürcü halk ezgisi Suliko'dan temelar kullanılarak Stalin'le alay edildiğini ileri sürdü. Siz bu dönemi yaşayan bir müzikçi ve yorumcusunuz. Eseri seslendirirken, gözünüzün önünden neler geçiyor?
-Aslında İstanbul’da Şostakoviç’in birinci çello konçertosunu çalacak olmak, benim için biraz şok oldu diyebilirim. Geçen sene geldiğimde de birinciyi çaldığım için, bu yıl ikinciyi çalacağımı düşünüyordum. Neden tekrar birinciyi çalmamın istendiğini de pek anlayamadım açıkçası. Gerçekten üzüldüm bu duruma. Eseri çalarken, benim neler düşündüğüm sorusuna gelince… Ona cevap vermem çok zor, çünkü çalarken gözümün önünden geçen şeyler, bir bakıma sırdır benim için. Ama şu kadarını söyleyebilirim, o yorum esnasında Şostakoviç’in nasıl bir deha olduğunu düşünüyorum. Onun için “derisi olmayan bir insan” diyebiliriz. Yani dünyada, hayatta gerçekleşen olaylara, acılara ve korkunçluklara karşı çok hassastır. Müziğinde de haliyle bunun izleri vardır. Anormal bir dehaya sahiptir. Onun hakkında arkadaşım Elizabeth Wilson’un yazdığı bir kitap yaşamını çok güzel anlatır. Eserle ilgili anlatılan efsanelere gelince, bir Gürcü türküsünden pasajlar kullanıldığı tartışılmaz bir gerçek. O türkü de, Stalin’in yaşadığı bir Gürcü şehrinden gelir ve çok sarkastik bir türküdür. Yani Stalin ile alay etme amacıyla yazıldığını söyleyen yorumda bir doğruluk payı var.
İstanbul’a gelmeden önce buradaki dinleyicilerinize iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
-İstanbul’a geleceğim için çok mutluyum ve İstanbul’u çok seviyorum. Tabii ki, daha çok azını görebildim. Ama çok enteresan bir şehir bence. Beni üzen tek bir şey var. O da konserimde aynı eseri bir kez daha çalacak olmam. Sanki başladığım bir öyküyü bitiremiyor gibi hissediyorum. O yüzden dinleyicilere, bunun benim suçum olmadığını, bu kararın benim olmadığını söylemek istiyorum. Ben aslında bu defa 2. konçertoyu çalmak istiyordum. Şostakoviç’in birinci çello konçertosu da tabii çok güzeldir, ama bana kalırsa ikincisi daha derin, daha anlamlıdır.
(Serhan Yedig / 19 Ocak 2008 / Hürriyet)

Fotoğraflar: Beni Kaufmann


http://www.muziksoylesileri.net/cms/index.php?option=com_content&task=view&id=223&Itemid=44

Bir sanatçı duruşu: Şostakoviç - NHKM Müzisyenler Atölyesi


Bir sanatçı duruşu: Şostakoviç
23 Ekim 2007, Salı

NHKM Müzisyenler Atölyesi, 2006 Eylül’ünde Şostakoviç’in 100. doğum yıldönümünde “Bir Sanatçı Duruşu: Şostakoviç” çalışmasını gündemine aldı. Ve bu çalışmayı 2007 Mayıs ayından itibaren bir radyo programıyla devam ettirdi. Bu radyo programının tamamlanması ise güzel bir tesadüfle Ekim Devrimi’nin 90. yıldönümüne denk geldi.

Şostakoviç’i yaratan dönemi, öncesi ve sonrasıyla birlikte karşılaştırmalı olarak araştıran, eserleri ve hayatıyla her Pazar Açık Radyo’da dinleyicilere sunan NHKM Müzisyenler Atölyesi’nden Emin İgüs, Seyhan Şahin, Nimet Çakıcı ve Özgür Ay’ın, Ekim Devrimi’nin 90. yıldönümü vesilesiyle Şostakoviç çalışmaları üzerine yaptıkları söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Nimet Çakıcı: Öncelikle radyo programımızın adını Emin İgüs’ün önerisiyle “Bir Sanatçı Duruşu: Şostakoviç” koyduğumuzu belirtmeliyim. Aslında bu adla yol almamızda, sahip çıktığımız değerlerin bize sunduğu “kabuller”in çok yardımı olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Şostakoviç çalışmamızın başlangıç noktası objektif olmayı işaret etse de, geçmişe objektif olarak bakmanın her ne olursa olsun, sonucu itibariyle bir öznel ağırlığı mutlaka oluyor. Buna bağlı olarak, radyo programını gerçekleştirmemizin, Şostakoviç’in hayatıyla, müziğiyle ve en önemlisi de yaşadığı tarihle kurduğu ilişkiye tanıklık etmemizin tahminimizin de ötesinde sonuçları oldu. Bu sonuçlardan en temel olanı , “Bir Sanatçı Duruşu: Şostakoviç” sözünün ağırlığına ve dayandığı karşılığa duyduğumuz saygının kat be kat artması…

Şimdi bu çalışmaya, birikimi ve özverisiyle yön veren sevgili Emin İgüs’le, Açık Radyo’da Şostakoviç’le ilgili program yapma düşüncesinin Müzisyenler Atölyesi’nin gündemine nasıl geldiğinden, bu fikrin nasıl oluştuğundan bahsederek sohbetimize başlayabilir miyiz?

Emin İgüs: Tabi. 2006 Şotakoviç’in 100. doğum yılıydı, buna bağlı olarak dünya sahnelerinde birçok Şostakoviç yapıtı seslendirildi ve besteci hakkında birçok yazı yayınlandı. Bu yazıların birçoğu da ne yazık ki, Solomon Volkov’un “ Tanıklık Tutanağı” isimli kitabını referans alarak yazılmış yazılardı. Hâlbuki Şostakoviç, bir tek kaynağa dayanarak anlaşılacak ve yazılacak bir besteci değil ya da öyle olmamalı. “Daha farklı ve çoklu kanalları zorlayarak ne yapabiliriz” diye sorduk kendi kendimize ve Müzisyenler Atölyesi’nde bir gündem oluşturduk; bu gündemin etrafında da çalışmaya koyulduk ve tam da 100. yaş günü olan 25 Eylül 2006’da ön çalışmalarımızı toparladığımız bir toplantıyla yola koyulduk. Bundan sonraki süreçte bu çalışmaların bir radyo programı olup olamaması konusunda fikir yürütmeye başladık ve nihayetinde 6 Mayıs 2007 tarihinde Açık Radyo’da 26 hafta sürecek olan bir programa başladık.

Seyhan Şahin: Şostakoviç konusu Müzisyenler Atölyesi’ne geldiğinde uzun süre tartıştık. İlk olarak, Şostakoviç, yaşadığı dönem itibarı ile (1906-1976) dünya tarihinde çok önemli bir döneme tanıklık etmişti ve bunu da bir sanatçı olarak karşılamış, üretimleri sırasında çok önemli gerilimlerle karşılaşmış bir insandı. Bir taraftan bakıldığında da 20.yüzyılın en önemli bestecilerinden biri olarak kabul ediliyordu. Ama biraz önce Emin’in bahsettiği gibi besteci-müzik kriterleri değil de daha çok siyasi kriterler baz alınarak anlatılmaya çalışılıyordu. Bunu biraz daha araştırmaya başladıktan sonra, durumu daha net görmeye başladık ve başka bir pencereden bakabilir miyiz diye düşündük ve çalışmak için karar aldık, 6 Mayıs 2007 tarihinden itibaren de bu çalışmalarımızı radyo da dinleyicilerle paylaşmaya başlamış olduk ve sanıyorum belirli bir ölçüde de başarılı da olduk.

Emin İgüs: Dünya yakın geçmişte 74 yıllık bir Sovyetler Birliği deneyimi yaşadı. Bu deneyim siyasi anlamda, bugün yaşadığımız dünyada ciddi bir red ile karşılanmakla birlikte kültürel anlamda daha da yoğun bir yok saymayla anılıyor ya da hiç anılmıyor. Hâlbuki bu 74 yıllık deneyimin, durduğunuz yer neresi olursa olsun, dünyaya nereden bakarsanız bakın, insanlık tarihi için çok önemli bir deneyim olduğu açıktır. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle başlayan Soğuk Savaş sürecinin Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini getirmesi ile bu dönemde yaratılmış bütün kültürel değerler de yok sayılmıştır. Hâlbuki bizler, sadece siyasi tercihlerimize göre değil insanlık tarihi adına bu 74 yıllık kültür birikimine sağlıklı bir şekilde sahip çıkılması gerektiğine inanıyoruz. İşte bu yüzden hemen hemen bütün SSCB dönemine tanıklık etmiş olan Şostakoviç’i konu edinerek bir anlamda SSCB’nin kültürel yaşamına da bakmaya talip olduk.

Nimet Çakıcı: Buradan devam edecek olursak, dosya çalışmamıza başlamadan önce Kemal Okuyan, dönemin siyasi ve kültürel yapısına dair birikimlerini bir sunumla Müzisyenler Atölyesi’nde paylaşmıştı. Ve işte o sunumdan hafızamıza kazınan “Ekim Devrimi ideallerinin uygulanması sürecinin, kültür-sanat hayatına bir gerilim unsuru olarak yansıması” tespiti önemli bir referans noktası oldu bizim için. Bunu biraz açıklamaya çalışırsak…

Hepimizin bildiği gibi Ekim Devrimi 1800’lü yıllarla başlayan bir süreç aslında. Yani 1917’yi önceleyen sürecin arka planı özellikle kültür-sanat adına önemli kodlar sunmuş. Başa sararsak… Sovyetler’in ilk kültür bakanlığını dönemin önemli entelektüellerinden Lunaçarski yaptı. Bu dönem tam da Lenin’le başlayan, geçmiş dönemin kültürel mirasını koruma ve halkla bütünleştirme çağrılarının yapıldığı dönem. Ve tabi Sovyetler’in kuruluş süreci sancılarının baş gösterdiği dönem… (Bu sancılar o topraklarda yaşayan herkesin, her şeyin “daha iyisi için” yaşadığı sancılardı…) İşte bu dönemi kültür hayatında hızla, Lunaçarski’nin bayrağını resmi olmayan bir şekilde Gorki’ye devrettiği dönem takip etti. Bundan sonrası yine kültür-sanat alanında artık hem Şostakoviç hem de genel olarak Sovyet sanatçıları için her anlamıyla gerilim unsurunun önplana çıktığını söyleyebiliriz. Bu gerilimin haklı sayılabilecek sebepleri elbette vardı. Buna ABD’deki ‘29 bunalımını ve Avrupa’daki toplumsal çürümeyi kaynak olarak gösterilebiliriz. Gorki, işte bu süreçte kültürel anlamda yürüttüğü politikalarla sanatçılar nezdinde ciddi riskler almıştır. Bir tür korumacılık refleksiyle, “batıdaki çürümeye karşı” Sovyet sanatının kapılarını belli ölçülerde dışarıya kapattı. İşte tüm bu sancılar ve sonrasındaki dönem bir müzisyen için hakikatten ülkesine ve insanlarına karşı bambaşka bir duyarlılığı da korumasını gerektiren (sınırlı da olsa) öznellikler sunmuş.

Evet devamı ise zaten İkinci Dünya Savaşı ve savaşın izlerini taşıyor. Ve bu izlerin özellikle sanatçılar üzerinde yarattığı mistisist ve hümanist etkiler var. Fakat işte Şostakoviç’in bir sanatçı duruşu tanımlamasını hak etmesinin önemini her dönem olduğu gibi bu dönemde daha çok fark ediyoruz. Özellikle makalelerinde kendisinin, devrimin ideallerine olan bağlılığına tanık olabilirsiniz. Ve yine özellikle bu ideallerin kültür-sanat alanına da taşınmak istenmesine ve Şostakoviç’in bunları konservatuardaki genç öğrencileriyle paylaştığına da…

Bu sancılı dönemin Sovyet sanatçılarının ve özellikle Şostakoviç’in sürekli üretimiyle sonuçlanması çok önemli.

Bu durum kültür-sanat alanında da karşı kutbun oklarına maruz bırakmıştır bestecimizi. İşte Şostakoviç’i dosya konusu yapmamızın önemli bir sebebi de; bir müzisyenin eserlerinden çok yaşadığı dönem ve yine o dönem içinde yaşadığı gerilimlerin daha fazla ilgi görmesi, sayfalarca yazılması, analiz edilmesi ve hatta bazen, “kendisinin anlatamadıkları” ibaresiyle yazılı kaynak haline getirilmiş olması...

Bu birinci sebebin ışığında, tüm süreci enine boyuna Şostakoviç’in kendi hayatı ve yazdıklarıyla (aslında Şostakoviç kendisi hakkında kuşku bırakmayacak açıklıkta ve özde tüm yaşadıklarını her anıyla kaleme almış) karşılaştırmaya ve kavramaya çalıştık. Bu arada karşılaştırmalar esnasında bazen yüzümüzü güldüren, bazen “yok artık” dedirten enteresan anekdotlara rastladığımız oldu.

Özgür Ay: Benim ek olarak söyleyebileceğim şu olabilir; Şostakoviç bir sanatçı olarak SSCB’de yaşadığı tüm gerilimlere rağmen ülkesinde kalmış bir sanatçı… Mesela Prokofyev ülkesini terk etmiş ancak daha sonra geri dönmüştür, Haçaturyan, Kabalevski, Tanayev gibi besteciler de… Şimdilerde yazıldığı gibi ağır şartlar altında müzik yapmışlarsa ve buna rağmen ülkelerini terk etmemişlerse (ki bu fırsatları her zaman vardı), bu bile Emin ağabeyin dediği gibi 74 yıllık bir deneyimin yok sayılmasının pek de mantıklı olmadığı sonucunu çıkarır.

Nimet Çakıcı: Kendimize kışkırtıcı bir soru soracağım… Şostakoviç, konusu itibariyle Müzisyenler Atölyesi için bir hesaplaşma konusu muydu? Nasıl bir amaç ya da ne tür bir iddia barındırıyor bu çalışma?

Özgür Ay: Biz müzik tarihçisi değiliz, müzik eleştirmeni de değiliz. Biz bu konuyu ele alırken mümkün olduğunca objektif olmaya çalıştık. Yaptığımız araştırmaları, etkinliklerimiz ve söyleşilerden edindiğimiz bilgileri, kitaplardan okuduklarımızı toparlayarak dinleyici ile paylaşmaya çalıştık. Şostakoviç’i araştırırken amacımız, SSCB’de uygulanan kültür politikalarının karşısında ya da yanında olmak değildi. Konuya mümkün olan en objektif haliyle yaklaşmaktı amacımız. Siyasi bir görüşümüz var tabii ki. Ancak bu görüşümüzün gerçekleri gölgelemesine izin vermemeye çalıstık. SSCB’de, besteciye yapılan haksızlıkları da kabul ettik. Çünkü bunlar da birer gerçekti. Ancak, Volkov’un kitabı başta olmak üzere incelediğimiz kitaplar ve okuduğumuz birçok yazıda da şunu gördük, bestecinin yaptığı sözsüz müziklerine bizzat bestecinin bir düşünce belirtmemesine rağmen, birçok eleştirmenin yaptığı yorumların ne kadar kişisel ve gerçeklikten uzak olduğunu fark ettik. Ya da yapılan yorumlar çok da gerçekçi, daha doğrusu samimi gelmedi doğrusu. İşte bu yüzden Şostakoviç programında genelde konuştuk tartıştık. Daha fazla müziğe yer verebilirdik ama o zaman program çok sıradan bir program olurdu diye düşünüyorum. Sonuç olarak bu programda dinleyicilere bazı sorular sordurabildiğimizi, daha gerçekçi bazı bilgiler sunabildiğimizi sanıyorum.

Seyhan Sahin: Çoğu müzik eleştirmenlerinin yazılarında, Şostakoviç’in hemen her eserinde SSCB’de yaşadığı sıkıntıları anlatmak istediğini okuduk. Sanki besteci her eserinde SSCB’deki politikaları hicvediyormuş gibi... Hatta Özgür’ün de bahsettiği gibi sözsüz eserleri için bile müzik dışında öyle anlamlar çıkarılmıştı ki, işin başka taraflarına da bakmak gerekliliği zaten doğdu. Tabii ki madalyonun diğer yüzünde de tuzağa düşebilirdik. Dolayısıyla tarafsız ve daha bilimsel bakmaya çalıştık. Burada da mümkün olduğunca bestecinin kendi sözlerine kulak verdik. Çünkü Şostakoviç’in içinde yer aldığı kültürün tek taraflı değerlendirmesi vardı ortada ve biz tüm bu tek taraflı yorumlara karşılık olarak, besteci bizzat neler yapmış, neler söylemiş ona bakmaya çalıştık. Şostakoviç, çok güçlü olmasına rağmen, yurt dışında da tanınmasına rağmen ülkesinde kalmayı tercih etti. Bütün programlarımızda Gelenek Yayınları’ndan çıkan, bestecinin kendi yazılarından derlenen “Şostakoviç’in Eserleri ve Hayatı” isimli kitaptan alıntılar yaptık. Bu kitapta okuduklarımızda ise yapılan yorumlardan farklı olarak, bestecinin son yıllarına kadar ülkesindeki kültür politikaları ile ne kadar ilgilendiğini, ülkenin hemen her yerini gezdiğini buradaki sanat etkinliklerini desteklediğini sadece bir müzisyen değil aynı zamanda bir kültür elçisi gibi hareket ettiğini gördük. Sonuç olarak besteci, devlet kademelerindeki insanlarla ciddi gerilimlere girmiş ama ülkesinde kalmayı tercih etmişti.

Özgur Ay: Sonuç olarak dünyanın sayılı bestecilerinden olmasına rağmen ve dünya kültüründe önemli bir saygınlığı varken Prokofiev ve diğerlerini yeniden yurduna geri döndüren nedenler ile Şostakoviç’in kalmasını sağlayan nedenlerin, ciddi bir kesişim noktası olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bir örnek verelim, bakın Şostakoviç 14. senfonisi için ne diyor:

“…14. Senfoniyi büyük bir hızla yazdım. Bu konudaki ilk düşüncelerim 1962 yılına kadar gidiyor. Mussorgski’nin her zaman hayranlık duyduğum eseri “ Ölümün Şarkı ve Dansları”nın orkestrasyonunu gerçekleştiriyordum, bu eserin tek eksikliğinin kısalığı olduğunu düşünüyordum, tüm bir dizi sadece dört başlıktan oluşuyordu. Cesaretimi toplayıp bu diziyi sürdürüp sürdüremeyeceğimi düşündüm. Ancak o dönem bu zorlu görevin altından nasıl kalkacağımı bulamadım. Böylece büyük Rus ve yabancı klasik müzik eserlerini dinlemeye koyuldum. Aşk, yaşam, ölüm gibi “ebedi” temalarla uğraşırken sahip oldukları bilgelik ve sanatsal güç beni bir kez daha çarptı. Ben de yeni senfonimde kendi yaklaşımımı gerçekleştirmeye çalıştım… Nikolay Ostrovski’nin şu sözleri beni etkiledi: ‘İnsanın sahip olduğu en değerli şey yaşamdır.’ Bir insan ölüm döşeğindeyken şunları diyebilmelidir: Bütün yaşamımım ve enerjimi dünyadaki en güzel şeye, insanoğlunun özgürleşmesi mücadelesine adadım. Benjamin Britten’e adadığım yeni senfonimi dinlerken izleyicilerin bunları düşünmesini bekliyorum. Sosyalist bir toplum adına ileri sürülen en iyi ve ilerici düşünceler hatırına, ülkeleri ve halkları hatırına, onları dürüst ve yapıcı bir şekilde yaşamaya zorlayan şeyin ne olduğunu düşünmelerini istiyorum. Bu senfoniyi bestelerken aklımdan geçen düşünceler bunlardı.” (Kaynak: Şostakoviç Hayatı ve Eserleri, Gelenek Yayınları)

Simdi bu senfoni için yapılan elimize geçen bir yorum:

“Bu senfoni çoğu zaman (Soljenitsin ve Lev Lebedinski dâhil) karamsar bir çalışma olarak nitelendi. Bazılarına göre diktatörlerin keyfi uygulamaları sonucu ölen masum insanlara yapılmış göndermeydi”…

Şimdi burada kararı okurlara bırakıyorum, lütfen kararı siz verin.

Nimet Çakıcı: Çehov’un, “kayıtsızlık ruhun felcidir, bir çeşit erken ölümdür” sözü Şostakoviç’in hayatıyla da anlam buluyor. Şostakoviç bu sözü adeta hayatı boyunca üzerinde taşımış gibi… Hatta hayatının her kesitinde müziğini bu sözle var etmiş gibi. Sermaye düzeninin sanatçıyı sıkıştırdığı “kayıtsızlık” cenderesinden kurtulmuş, toplumuyla, tarihle, siyasetle soluk alıp vermiş. Sadece eserlerine baktığınızda bile ülkesinden, insanlarından, hayallerinden izler taşıdığını rahatlıkla anlarsınız. Çünkü Şostakoviç’in, kendi gelişkinliği ile ülkesinin ideallerini her şart ve koşulda, bir doğrultu etrafında sürekli üreterek buluşturma gayreti her zaman koruduğu duyarlılığının bir kanıtı... Tüm bunların zaten kendi içinde bir doğrultu tarif ettiğini düşünüyorum. Bizim çalışmamızın en azından şu an için ve kavram olarak bir hesaplaşmadan çok bir kavrayış ya da anlama çabası olduğunu söyleyebilirim.

Emin İgüs: Elbette… Şostakoviç dosyasının iki temel amacı vardı. Birincisi Şostakoviç dosyasının Müzisyenler Atölyesi’nin, kendi içinde temel prensibi olan, atölyede çalışan herkesin birbirinin hem öğrencisi hem de öğretmeni olmasına katkıda bulunması idi. Bu açıdan bakıldığında bu çalışma, katılan herkes için öğretici olmuştur. Araştırmalarımızı birbirimize aktarmak, tartışmak ve paylaşmak; nihayetinde de ortak akıl yürütmek adına çok yol katettiğimizi düşünüyorum. İkinci ve temel amaç ise; Şostakoviç’i ve SSCB’nin kültürel yaşamını tanımak ve anlamaktı... Bu ülkedeki kültürü, bu kültürün emekçilerini, bu kültürün emekçilerinin hayata nasıl baktıklarını, hayati nasıl algıladıklarını ve bu kültür emekçilerinin algıladıklarını nasıl hayata geçirdiklerini merak ettik. Bunu anlamaya çalışmak önemliydi, çünkü soğuk kültürel savaş süreci başka bir boyutta devam ediyor ve tek taraflı bir kültürel işgale dönmüş durumda... Bugün bu kültürel işgale karşı bir karşı duruş oluşturacaksak, en azından bunun için çaba sarf edeceksek, Şostakoviç gibi, Ruhi Su gibi, Nâzım Hikmet gibi, Aziz Nesin gibi, Yılmaz Güney gibi insanlara ihtiyacımız var. Bu insanlara duyduğumuz ihtiyacı da, ancak bu insanları doğru ve daha kapsamlı tanıyarak anlamlı kılabiliriz. İşte Şostakoviç çalışmasının bir hedefi de buydu ve buradan baktığımızda bu çalışma oldukça başarılı olmuştur. Ben bu çalışmadan çok şey öğrendim ama asıl öğrendiğim şey “bir sanatçı duruşu”dur , “bir sanatçı duruşu”nun nasıl olduğuna dair ipuçlarıdır.

Nimet Çakıcı: Geçen yıldan beri belli çevrelerin yine belli başlıklar çerçevesinde Şostakoviç’i tartıştıklarını takip ediyoruz. Bir dönem dünyadaki her tür gelişmenin bir üst belirleyeni haline gelen iki kutuplu dünyadan, 2007 yılına geldiğimizde ve ülkemize baktığımızda Şostakoviç nerede duruyor?

Emin İgüs: Ülkemizde ateşli ve kapsamlı bir tartışma olduğunu söyleyemeyiz. Dünyadaki Şostakoviç tartışmaları ise önceki müzik tartışmalarından oldukça farklı bir zemine gelmiştir. Müzik tarihine baktığınızda 1980’lere kadar hiç bir bestecinin tarihte bu şekilde yer aldığını göremezsiniz ve müzik tarihçileri, müzikologlar, müzik adamları, eleştirmenler yazılarında ve tartışmalarda her zaman müziği veri kabul etmişler, müziğin toplumsal ve siyasal boyutundan uzak durmuşlardır. İşin toplumsal ve siyasal boyutunu ele alan çalışmalar daha çok toplumbilimciler, sosyologlar, tarihçiler vb. tarafından yapılmıştır. Peki, ne olmuştur da 1980’den sonra müziğin toplumsal ve siyasal yanına dokunmayan müzik tarihçileri, müzikologlar, müzik adamları, eleştirmenler birdenbire filozof kesilmişler, sanki bir yerden bir işaret almışçasına ve yarışırcasına müziğin siyasete ya da siyasetin müziğe ettiklerini konuşmaya başlamışlardır. Burada olan sudur; Şostakoviç dik duran bir kültürün, dik duran en önemli temsilcilerindendir; senfonik müzik için bitti dendiği bir aşamada 15 tane senfoni ve onlarca orkestra yapıtı bestelemiş ve tüm dünya müzik topluluğu da bu yapıtları bir müzikal değer olarak kabul etmek zorunda kalmıştır. Aynı Şostakoviç, yaşamı boyunca bir kültür elçisi ve kültür emekçisi olarak çalışmıştır ve ülkesinden de ayrılmayı düşünmemiştir. Üstüne üstlük bir de komünisttir... İşte size işgal zararlısı dev bir kale... O halde yıkılması gerekir ve yapılması gerekenler için de her türlü “fedakârlık” göze alınacaktır! Yani soğuk kültürel savaştan kültürel işgale geçerken Şostakoviç önemli bir anahtardır.
Bütün bunlar Şostakoviç’in yaşadığı kültürel ve siyasi süreci tartışmalardan uzak tutmak anlamına gelmez. Bu sürecin gerilimli bir süreç olduğu açıktır ve Şostakoviç düzeyinde bir sanatçının birçok şeye çoğunlukla farklı duyarlılıklarla yaklaşması son derece olağandır.

Özgür Ay: Sovyetler Birliği’nde devlet hakikaten sanata çok önem veriyor ve asıl amacı sanatı ve sanatçıyı toplumla bütünleştirmek, bütün gerilimlerin temel sebebi bu düşünceden çıkıyor. Bugün görülen bu kültürel yozlukla kıyaslarsak böylesi bir gerilim sanatçının gelişimi ve üretimi için büyük şans olabilir. Bir anekdot aktarmak istiyorum; bir kutlama sırasında Savunma Bakanlığı çalışanlarının orkestra kurup eser çalmaları ya da sanatçının eserlerinin toplum için sürekli değerlendirilmesi durumu çok ilgi çekici. Ancak değerlendirmelerde bazen çok sert kararlarlar verilmiş. Bu da yapılan hatalardan biri aynı zamanda. Jdanov, Şostakoviç’i eleştirirken sanırım şöyle bir açıklaması yapıyor; “SSCB sanatçıları, ilericilik adına, daha iyiyi yapma adına halktan kopan, halkın anlamadığı eserler verirlerse bulundukları yapı bir Manastır gibi olur ve halktan kopar”… Yani tabiri caiz ise kendileri çalar kendileri dinlerler… Bugün çoğu klasik müzik bestecilerinin ve hatta caz müzisyenlerinin geldiği durum bu değil midir, diye sormak gerekir.

Seyhan Şahin: Özgür’ün söylediğine ek olarak şunu söylemek istiyorum; 1917 Ekim Devrimi’nden sonra sanatçıların rolü de bir emekçi gibi düşünülmüş. Her emekçi gibi onlar da toplum için çalışıyorlar. Yani her emekçi gibi o topluma ve o toplumun kültürüne bir şeyler katmaya çalışıyorsunuz. Dolayısıyla şimdiki gibi sanatçı bireysel hayatını yaşamıyor. Sanatçı toplumun içinde, her çalışan, her emekçi kadar değerlidir. Tarım işçisi, fabrika işçisi, mühendis, doktor, sanatçı hepsi el ele yaşadıkları toplumun daha iyi şartlarda daha güzel bir hayat sürmesi için uğraşıyorlar. Sanatçının rolü de herkes gibi… Bu beni açıkçası çok etkiledi. Şostakoviç’in yazılarından da bu duyguyu hücrelerine kadar hisseden bir insan olduğunu anlıyorsunuz. Bir sanatçı olarak diğer insanlardan farkı olmadığını biliyor, açıkçası sanatçılarda çok rastlanan kibirin, kendisinde olmadığını görüyorsunuz.

Nimet Çakıcı: Bu çalışmanın Müzisyenler Atölyesi için sonuçlarına bakacak olursak...

Emin İgüs: Evet aslında. Şostakoviç çalışması, Müzisyenler Atölyesi açısından nicelik olarak yeterince başarılı olamamıştır yani başlarken öngördüğümüz katılım gerçekleşmemiştir ama nitelik açısından çok başarılıdır. Önemli bir kollektif çalışma örneğidir ve bundan sonraki çalışmalarımız için oldukça önemli bir birikimdir.

Nimet Çakıcı: Bu söyleşi, aynı zamanda bir deneyim paylaşımı da olsun. Bu alanda gelişmek isteyenler için şunu eklemek lazım belki: Müzik de, diğer sanat dallarında olduğu gibi, ciddi bir emek talep ediyor. Akımları, dönemleri bilmek, toplumsal-tarihsel süreçleri araştırmak, en az dinlemek kadar, enstrüman çalışmak kadar önemli. Önümüzdeki dönemde, Müzisyenler Atölyesi olarak biz, “çalışmaya” devam edeceğiz. Bizimle birlikte öğrenmek isteyen tüm dostlarımızı da çalışmalarımıza bekliyoruz.

Daimi not: NHKM Müzisyenler Atölyesi sadece müzisyenlere değil; tüm müzikseverlere, müzikle düşünsel ve/veya işitsel olarak ilgilenenlere de açık bir atölyedir.

http://arsiv.sol.org.tr/index.php?yazino=15400