İdefix.com

Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2009 Cuma

Kızıl devrimin yönlendirdiği hayat - Rana Altaras


Kızıl devrimin yönlendirdiği hayat
Arkadaşları 1975'te ölen Şostakoviç'in karakterini "Kırılgan, mütevazı, çocuksu, her şeyi yüzüne söyleyen, sivri dilli, çok akıllı ve despot" olarak betimliyor. FOTOĞRAF: AP
20. yüzyılın en önemli devrimci bestecisi Dimitri Şostakoviç 100 yaşında. 1917 devriminden çok etkilenip bu olayı kutlamak için ilk eserini veren Şostakoviç, arkasında 15 senfoni, baleler ve sayısız oda müziği eserinden oluşan etkileyici bir repertuvar bırakmıştı

26/09/2006 (989 kişi okudu)

RANA ALTARAS (Arşivi)

İSTANBUL - 2006'nın daha çok Mozart yılı olarak anılması tesadüf müdür bilinmez ama 25 Eylül 1906'da doğan ve 1975 yılında bu dünyadan göçen, 1920'li yılların avangart Rusyası'nın önemli sembollerinden olan, Dimitri Şostakoviç'in de bu yıl 100. doğum yıldönümü. Besteci her ne kadar 1917 devriminden çok etkilenip bu olayı kutlamak üzere ilk eserlerini vermişse de hayatı boyunca gerek Stalin gerekse haleflerinin politik ve estetik engellerine takılmış, buna rağmen geride dört opera, 15 senfoni, sekiz yaylı çalgılar dörtlüsü, baleler ve sayısız oda müziği eserinden oluşan etkileyici bir üretim bıraktı.
St. Petersburg'da liberal ve hoşgörülü bir ailenin üç çocuğundan ikincisi olarak doğan Şostakoviç, gerek besteci gerekse piyanist
olarak bir 'harika çocuktu'. Petrograd konservatuvarında Glazunov'un öğrencisi oldu. 1926 yılında 20 yaşında, mezuniyeti için bestelediği 1. Senfoni'si her ne kadar tüm dünyada çok başarılı olduysa da Marksist Metodoloji dersinden sınıfta kaldı. 1920'lerin sonlarıyla 1930'ların başları arasında bestelediği ve 1934 yılında sahnelen operası 'Mtsenk'li Lady Macbeth' operasıyla hem halkın hem de partinin saygı ve sevgisini kazandı. Ancak bu çok uzun sürmedi. Aynı opera, Pravda tarafından başlatılan bir karalama operasyonu ve Stalin'in de olumsuz
eleştirileriyle sahnelerden kaldırıldı. Tutuklanmanın sürgün veya ölümle sonuçlandığı bu dönemde Şostakoviç'in de tutuklanmasına ramak kalmıştı. İşte bu sırada ilk seslendirilişi 1961 yılında gerçekleşecek olan son derece modern 4. Senfoni'sini besteledi. Hemen arkasından da 1937 yılında çok geleneksel tınılara sahip 5. Senfoni geldi.
1941 yılında Rusya'nın Nazi işgali altına girmesi Şostakoviç için tekrar sahnelere dönmek demekti. Bir yandan fiili olarak Leningrad'ın savunmasını desteklerken, diğer yandan faşizme direnişi temsil eden ancak aynı zamanda Stalin zulmünden nasibini almış kurbanları da kodlanmış olarak anan 7. Senfoni'yi yazar. Eser 1942 yılında kuşatılmış şehirde ilk defa çalınır ve son derece duygusal anlar yaşanır. Eserin partisyonu mikrofilmler halinde ABD'ye kaçırılır, Toscanini yönetiminde seslendirildikten sonra büyük bir başarı kazanır ve tüm dünyada faşizmle savaşın sembolü haline gelir. Ancak bu mutlu dönem uzun sürmez ve Şostakoviç 1948'de komünist rejim tarafından tekrar mahkûm edilir. Kirasını ödemek üzere film müzikleri, rejimle barışı sağlamak için de onları mutlu edecek müzikler yazarken, asıl yazmak istediklerini sumen altı eder. 1949'da rejimin resmi bestecisi olur. Ancak bunların hepsi görünüştedir. Antisemit Stalin rejimine rağmen yidiş şiirler üzerine Yahudi melodileri besteler. 1953'te Stalin'in ölümü ardından çalınan 10. Senfoni'si diktatörü gizliden gizliye mahkûm etmektedir.

Fal açmakta usta
1960 yılında Sovyet Supremi'nde temsilci olan Şostakoviç Stalin'in halefleriyle ilişkilerinde son derece dikkatli olur. Ancak duruşunu, 1962 yılında Naziler tarafından Ukrayna'da katledilen Yahudileri anlatan Yevtuşenko'nun şiirleri üzerine bestelediği Babi Yar adlı 13. Senfoni'siyle korur.
Kızı tarafından obsesif olarak tanımlanan, kırılgan ama sinirli Şostakoviç'in dehasının temelinde her sanatçıda olduğu gibi diğer insanlara göre algılarının daha açık olması ve hassasiyet yatıyordu. Boş zamanlarında kâğıt oynamayı seven, fal açmakta usta olan Şostakoviç'in karakterini arkadaşları çelişkilerle dolu olarak betimliyor: "Kırılgan, mütevazı, çocuksu, her şeyi yüzüne söyleyen (ancak) sert, sivri dilli, çok akıllı, despot..."
Hayatının son dönemleri, özellikle votka ve sigaradan vazgeçememesi sonucu ciddi sağlık sorunlarıyla geçti. Ölüm düşüncesine kafa yorduğu bu dönemde son eserlerini bu temayla ilişkilendirdi. 1975 yılında akciğer kanserinden vefat ettiğinde, Pravda Şostakoviç'in ölümünü, Brejnev'in ve polit büronun vefat ilanı metnini onaylamasının ardından, ölümünden üç gün sonra yayımladı.


http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=199763

Müzik, siyaset ve insanlık durumları - Ahmet Makal


24/09/2006

Değerlendirme nasıl ve hangi ölçütlerle yapılırsa yapılsın, Rus besteci Dimitri Şostakoviç, 20. yüzyılın büyük müzik, özellikle de senfoni ustalarından biridir.

AHMET MAKAL (Arşivi)

Değerlendirme nasıl ve hangi ölçütlerle yapılırsa yapılsın, Rus besteci Dimitri Şostakoviç, 20. yüzyılın büyük müzik, özellikle de senfoni ustalarından biridir. Bu senfoniler, birer müzik eseri olmanın yanı sıra yazıldıkları dönemlerin tanığıdır da. İkinci Dünya Savaşı sırasında kuşatma altındaki Leningrad'da bestelenen 7. senfoni, herhalde dünya yerinde durdukça, insanlık tarihinin en dramatik olaylarından birine tanıklık yapmaya devam edecek. Şostakoviç, 25 Eylül 1906 günü doğmuş, 1975 yılında ise dünyamıza veda etmişti. Yani, tam da yarın, sanatçının 100. doğum gününü kutluyoruz. Şostakoviç, müzik dünyasının son dönemlerde üzerinde en çok konuştuğu bestecilerden biri, belki de birincisi. Bu konuşmalar Şostakoviç'le ve müzikle sınırlı kalmıyor, sanatçı özgürlüğüne, sosyalizme, Sovyet rejimine, Stalin'e kadar uzanıyor. Şostakoviç yaşadığı dönemde, Sovyet rejiminin başarısını temsil eden politik bir simge gibiydi ve 1960'ta Komünist Parti'ye üye olması bunu daha da pekiştirmişti. Buna karşılık o, aynı dönemlerde Batılı müzik çevreleri tarafından 20. yüzyılın öncü müzik akımlarına kapalı, deyim yerindeyse muhafazakâr bir besteci olarak değerlendirilir, Sovyet sanat anlayışının bir simgesi olarak görülürdü. İlhan Mimaroğlu, 1961 yılında, Prokofiev dışındaki tüm Sovyet bestecilerini "yirminci yüzyıl musikisinin gericileri" olarak nitelemekteydi. Kuşkusuz ki, bütün bu değerlendirmelerin arkasında, zaman zaman karşı çıkışları olmakla birlikte, Sovyet rejiminin baskılarına boyun eğmiş, müesses nizamla ve onun sanat anlayışıyla uzlaşmış bir Şostakoviç resmi vardı. Böylece, dönemin soğuk savaş koşullarında, Şostakoviç'in şahsında Sovyet yönetimi de eleştirilmiş oluyordu.
Simgelikten karşıtlığa
Sonraki gelişmeler biliniyor. Değişen devirlerle birlikte, dünya da adamakıllı değişti. Sosyalist ülkelerin bu değişimleri daha da radikal biçimde yaşadığını söylemeye bile gerek yok. Bu değişim sürecinde geçmiş de yeni baştan yorumlanıp yazılırken, kadim Sovyet rejimiyle Şostakoviç'in tarihsel birlikteliklerine de son verildi ve Batıdaki Şostakoviç imajı büyük ölçüde değişime uğradı. Bu değişim sürecinin en önemli halkalarından biri, Solomon Volkov'un besteciye atfen kaleme aldığını savunduğu 'Tanıklık Tutanağı-Şostakoviç'in Anıları' adını taşıyan kitaptı. Batıda 1979 yılında basılan bu kitabın otantikliği konusunda çok ciddi kuşku ve tartışmalar yaşandı ve yaşanmaya devam ediliyor. (Bu kitap, 1992'de ülkemizde de yayımlandı.) Tarih tekrar yazılırken, Şostakoviç'e atfedilen rol de değişmişti. O artık, şöyle ya da böyle, Sovyet rejiminin uygulamalarından acı çeken bir insandı. İçinde yaşadığı koşullarda dışavurum yolları kapalı olduğu için, bu acısını da ironik biçimde eserlerine yansıtmıştı. Müzik dünyası, Şostakoviç'in eserlerini tekrar tekrar değerlendirmeye ve içlerinde düzene karşı ironiler keşfetmeye başladı. Bu süreçte, bestecinin müzikal açıdan niteliksiz sayılabilecek bazı eserlerine de iradilik yüklemesi yapılıyor, "evet, boş ya da bayağı ama Şostakoviç tam da bunu anlatmak istemişti zaten" deniliyordu. Besteciye yapılan yüklemeler o noktaya vardı ki, Kirov Operası'nın ünlü müzik yönetmeni Valery Gergiev'in onun savaş dönemi senfonilerinden yaptığı kayıtları da içeren DVD, "Şostakoviç Stalin'e Karşı" başlığıyla yayınlandı!.. Bütün bu tartışmalarda, Şostakoviç bu defa düzene karşı bir figür olarak simgeleştirilmekte; müziği de onun ironilerini ifade eden taşıyıcılar olarak araçsallaştırılırken, aynı zamanda geri plana itilmiş olmaktaydı. Tıpkı düzenin bir figürü olarak simgeleştirildiği dönemdeki gibi. Şostakoviç özlediği ve hak ettiği özgürlüğe bu defa da kavuşamamıştı. Kuşkusuz ki, bir besteciyi ve eserlerini kendilerini kuşatan toplumsal-kültürel ortamdan ve bunun önemli bir öğesi olarak siyasetten bağımsız bir biçimde anlamlandırmak mümkün değil. Bu Şostakoviç için özellikle böyle. Ancak bu ilişkileri, pozitif ya da negatif, ama doğru olmayan yüklemelerle kurmak, bunu yaparken de bestecinin sanatını ve eserlerini arka plana itmek çok doğru olmamalı.
İronik dahi mi?..
Bir besteci olarak değerlendirildiğinde, Şostakoviç kendisi için kullanılan bir ifadeyle "ironik dahi" miydi? Salt müzikal açıdan bakıldığında, durum pek de karmaşık görünmüyor. İroniklik konusu bir tarafa, 20. yüzyılın öncü müzik akımlarından uzak durmasına, müziğindeki kısmi bayağılıklara, içi boşluklara rağmen, kendisini sevmeyen müzik eleştirmenlerinin de kabul ettiği gibi Şostakoviç için "dahi" nitelemesi herhalde uygun düşer. Sovyet rejiminin sanat üzerine getirdiği yönlendirme ve sınırlamaları aşarak kendi müzikal kişiliğini ortaya koyabilmek için, ancak Prokofiev'in ve Şostakoviç'in dehasına sahip olmak gerekirdi!
Sosyalizm ve reel sosyalizm
Peki, müziği dışında, Şostakoviç aslında nerede duruyordu ve Sovyet rejimiyle ilişkisi nasıl açıklanmalı? O bir "gönülsüz devrimci" miydi? Yoksa, rejimle ilişkisi, moda deyimiyle "Stockholm sendromu" olarak nitelenebilir mi? Bu sendrom, esaret altına alınanın, esaret altına alana duygusal olarak yakınlaşması biçiminde tanımlanıyor. Buna, zorunlu ve engellenemeyecek bir durumu duygusal açıdan rasyonalize etmek, bir anlamda yaşamayı mümkün kılmak için esareti içselleştirmek de denebilir. Sanıyoruz ki, Şostakoviç açısından böyle içselleştirilmiş bir esaretten söz etmek çok anlamlı değil. Zaman zaman yönetimle sorunları olmasına, birkaç defa gözden düşüp sonra itibarı iade edilmiş olmasına karşın, Şostakoviç içinde yaşadığı toplumun ve düzenin bir ürünü ve onunla tümüyle bütünleşmese de, bir parçasıdır. O düzenin içine doğmuş, onun içinde gelişmiş, onun kurumlarında üst düzeyde görevler almış, onun maddi-manevi nimetlerinden yararlanmıştır. En azından Batılı meslektaşlarının büyük bölümünden daha iyi koşullarda yaşamış, yurtdışı seyahatlere bazen resmi temsilci olarak gönderilmiş, düzenin kendisine sunduğu ayrıcalıkları kullanmıştır. Şostakoviç'e, Lenin ve Stalin'in adını taşıyanlar da dahil olmak üzere ülkesinin en büyük ödülleri verilmiş, eserleri Batıdaki meslektaşlarına nasip olmayacak koşullarda seslendirilmiş ve kayda alınmıştır. Kendisinin pragmatik bir insan olduğu, yani "nabza göre şerbet verme" gibi bir huyunun bulunduğu da biliniyor. Sanıyoruz ki, bu koşullarda Şostakoviç'in müesses nizama karşı olmasının maddi ve manevi koşulları oluşmaz. Ancak, haydi biz de ironik biçimde ifade edelim, Şostakoviç'in kişiliğinin aynı zamanda utangaç ve içe dönük bir yönü olduğu da biliniyor. Onun bir sanatçı olarak, parçası olduğu müesses nizam içerisinde, zaman zaman kendisine ve sanatına da yönelen uygulamalardan derin acı duyduğuna kuşku yoktur. Sosyalizmin eşitliğe ve özgürlüğe dayalı devasa insanlık ütopyasının, üretim araçlarının biçimsel kolektif mülkiyetine indirgendiği, "demokratik merkeziyetçilik"in demokratikliğinin gidip merkeziyetçiliğinin kaldığı, sanatın müesses nizamın bir ideolojik aygıtı olarak görüldüğü ve bu yolda maddi-manevi mükâfat ve cezaların seferber edildiği bir düzen altında yaşamak, herhalde kişisel düzeyde Şostakoviç'i mutsuz edici sonuçlar doğmasında etkendir.
Ne yapmalı?..
Gelin sevgili Radikal İki okurları, Şostakoviç'i özgürleştirelim, doğumunun 100. yılını onun eserlerini dinleyerek kutlayalım. Bunun için, onunla aynı dönemleri, aynı zorlukları yaşayan, eserlerini kendileri için yazdığı, yakın dostları olan sanatçıların yorumları biçilmiş kaftandır. Yevgeni Mravinsky yönetimindeki Leningrad Filarmoni Orkestrası'ndan onun kişiliğinin dışa dönük yanını yansıtan senfonilerini, David Oistrakh'tan keman eserlerini, Rostropovich'ten viyolonsel eserlerini, Nikolayeva'dan prelüd ve fügleri, Borodin Dörtlüsü'nden onun kişiliğinin içe dönük yanını yansıtan yaylı çalgılar dörtlülerini dinleyelim. Dinlerken, günün birinde eşitlikçi, özgürlükçü ve sanat üzerindeki baskıların kalktığı bir dünyada -ve tabii ülkede- yaşayacağımızı da hayal edelim, isterseniz... 100. doğum günün kutlu olsun Dimitri Dimitriyeviç Şostakoviç, huzur içinde yat!..

AHMET MAKAL: Prof. Dr., AÜ SBF



http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=874204&Date=26.02.2009&CategoryID=42


Müziğin Öncüleri - Vural Yıldırım

Vural Yıldırım-Müzik Bilimci

Müzik tarihi dediğimizde aklımıza, yayınlardan edindiğimiz bilgilerin çerçevesindeki olaylar gelir. Tarih, yazılanların bize sunduğu, “taraflı” belgelerin derlendiği derin ve geniş alanın sadece bir boyutudur. Müzik tarihinde yazılanların yanında, seslendirilenler de olduğu için bazen yorum kısmını bizler yapma şansına sahibiz. Tıpkı Şeref Bigalı’nın resimleri hakkında konuşma, yorum yapma özgürlüğümüzün olması gibi.

Nasıl bir yorum yaparsak yapalım, bazı eserler, besteciler, olaylar tüm çıplaklığı ile karşımızda durur. Bunlardan biri şüphesiz Dimitri Şostakoviç’tir. Kendisi ile ilgili müzikoloji ve siyasi alanda çeşitli yorumlar yapılmış ve tarih sahnesinde kendine özgü bir gizem yaratmıştır. 20. yüzyılın önemli bestecisi Şostakoviç (1906-1975) ölümünden sonra değeri anlaşılan, eserleri seslendirilen, müzikoloji alanında araştırmalara konu olan Rus bestecileri içinde en çok tartışılan isimdir.



Bunca tartışma konusu nasıl yaratılıyor? Nasıl oluyor da hala gizemini koruyabiliyor? Şostakoviç’in kim olduğunu ve nasıl bir ortamda müzik bestelediğini anlamanın yolu Sovyetler Birliği müzik kültüründe yerini bulur. Ekim Devrimi’nden önce müzik, ağırlıklı olarak St. Petersburg ve Moskova okulları olarak bilinen iki ekol tarafından belirleniyordu. Çaykovski, Moskova okulu önderi iken, Korsakof, St. Petersburg okulunun öncüsü idi. Okullar arasında sürekli kuramsal olarak varolan gerilim, akademizm ve geleneksel değerlerin ele alınması sorunsalından kaynaklanıyordu.

Devrimle birlikte başlayan proleter dönem, bu iki okulun etkisini azalttı. Başlangıçta yeni müzik ve dünya klasik müziğine ilgi gösteren Sovyetler Birliği entelenjiyasısı, proleter ağırlıklı zihniyet nedeni ile “öze dönüş”, “otantizme dönüş” şiarı ile yeni müziğe, dolayısıyla Şostakoviç’e ağır eleştiriler yöneltti. Özellikle Mtzensk’li Lady Macbet operası eleştiri konusu oldu. Zamanla bu eleştirilerin hedefleri genişledi ve Prokofiyef, Myaskovski vd. isimler de paylarını aldılar. Böylece başlatılan eleştiri kampanyası Stalin’in ölümüne kadar devam etti. Bu arada eleştirilerin haklı olduğunu söyleyen besteciler birer birer özür niteliğinde eserler vermeye başladılar. Stalin’in ölümünden sonra başlayan kısmi özgürlük, bestecileri için düşündükleri müziği yapmalarına imkan tanıdı.

Şostakoviç bu çalkantılı dönemlerin içinden gelen, müzik eserlerinde sürekli yeniliğe açık fakat bir o kadar da geriye dönüşler yapan bir müzik insanı. Sovvet rejiminin eleştirilerine maruz kalmasına rağmen, aynı rejimin en önemli bestecisi konumunda olan kişi. Sanatçı özgürlüğü ve rejim baskısı arasında gel gitler yaşayan ve eserlerinin bu nedenle şifreli olduğu söylenen “dahi” besteci. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, kendisi Sovvet Rejimi içinde Rus kültürüne özgü, döneminin sonrasına taşınabilecek eserler üreten biri olarak ironik bir sanatçı karekteri çizmektedir.
Burun, Altın Çağ, Piyano konçertoları, Tahta Kurusu vd. eserleri mevcuttur.

Şostakoviç kendi alanında özgünlüğü yakalamış ve tarihte yoğun politik ortamda ayakta kalabilmeyi başarabilmiş ender sanatçılardan biridir. Bizim ülkemiz ile karşılaştırıldığında, müzik insanlarımızın kısmi olarak daha özgür ve rahat bir ortamda çalıştıkları görülür. Her ülkenin kendi diyalektik süreci sanat ortamını belirlemesine rağmen bazen bu sürece siyasi erk ve/veya sanatçı müdahale edebilir.

Adnan Saygun ülkenin içinde bulunduğu ortamda üzerine düşeni kendi olanakları ölçüsünde yaparak, Genç Cumhuriyet’in müziğini “belirlemede” rol oynamıştır. Nedir bu yazıda birbirinden kopuk iki insanın bir aradalığı? Öncelikle ikisinin de ülkelerinin önemli bestecileri olması. Ardından her ikisinin ülkelerinde gerçekleşen siyasi devrim. Neredeyse aynı kaderi paylaşan bu iki sanatçı birer yıl arayla yüzüncü yıl anmalarında hatırlanıyor. Yaptıkları ve müzikal düşünceleri tekrar ele alınarak geleceğin müziğine katkı sağlayabilecek bu iki insan için yapmamız gerekenler, aslında müzik için yapmamız gerekenlerle paraleldir. Saygun için birkaç ay sonra anma toplantıları, eserlerinin seslendirilmesi vb. etkinlikler yapılacak. Konservatuarlarda yeni kuşağın adını “bilmediği” bu önemli müzik şövalyesi anma etkinlikleri kanalı ile bir süre müzik gündemine gelecek. Tüm müzisyenlerimizin ve sanatçılarımızın “belirli gün ve haftalarda” anılması, hatırlanması alışkanlığında vazgeçip, müzik tarihimize dönüp değerlerimizi ele almalı ve yeniden müzik tarihimizi yazmalıyız. Müzik tarihimiz içinde Saygunlar, Tançlar, Erkinler, Itriler ne yazık ki çok az. Gelecekte bu isimleri çoğaltmak ise elimizde. Yapmamız gereken entelektüel alanı sanatçılar olarak, sanat alanının dışındakilere teslim etmemek.

Bestecilik alanında yaşarken popüleritesi olan ve her konserde eserleri çalınanların yanında, kendilerini icracılardan, konser salonlarından geri çekerek çalışmalarını sürdürenlerin sayısı da az değildir. Bu tür bestecilerin ruhi konumlarını düşündüğümde aklıma Elif Karadayı, Beyza Boynudelik, Nedret Yaşar, Şeref Bigalı vd. ressamlarımızın yapıtları aklıma geliyor. Sanatçılarımızın eserlerinde yansıttıkları humanistik içsel yalnızlık, müzisyenlerimizin kendi konumlarını tüm netliği ile bizlere sunuyor. Sanat belki de böyle bir şey; zaman zaman farklı disiplinlerin alanındaki haleti ruhiyeleri yakalamak…

http://www.muzikdersi.com/md/index.php?option=com_fireboard&func=view&catid=25&id=18&Itemid=29

Heyecan ve Coşkunun Bestecisi - Hasan Çakmak



Burjuva aydınlar, sanat eleştirmenleri Bolşevik Partisi'nin öncülüğünde işçi ve emekçilerin iktidarı elinde bulundurdukları döneme ilişkin, çeşitli gazetelerde, dergilerde, kitaplarda, konferans ve ansiklopedilerde Sovyet sanatı ve sanatçıları hakkında akla hayale sığmayan asılsız eleştirilerde bulundular ve bulunmaya devam ediyorlar. Bu kara çalmalardan biri de tüm dünyada besteleme alanında adını duyurmuş Dimitri Şostakoviç'e yöneliktir. Hiç kuşkusuz bu iftiraların asılsız olduğunu kanıtlamak için yüzlerce, binlerce kanıt gösterebiliriz. Örneğin Dimitri Şostakoviç'e verilen devlet ve birinci sınıf Stalin Ödülü'nü gösterebiliriz. Burjuva aydınların, sanatçılarının ve liberal solcuların çarpıtmalarını günümüzde boşa çıkarmanın en etkili yolu, onların iftiralarını bir bir çürütme yerine, sosyalist sanatın gelişimini ve şekillenişini, toplumla olan ilişkilerini kitlelere anlatmaktır.
Esin kaynağı oldu
Şostakoviç'in genç yaşta bestelediği beşinci ve altınca senfonileri, yeni imgeleri yansıtmaya yatkın yeni bir tür olan, birkaç mavumanlı senfoni alanında Sovyet bestecilerinin yeni yapıtlar vermesinde esin kaynağı olmuştur. Bu senfonilerin, Sovyetler dışında başka ülkelerdeki müzik gelişmeleri üzerinde de etkisi olmuştur. Şostakoviç'in senfonileri, sovyet senfoniciliğinin düşünsel ilk yapıtlarıdır da diyebiliriz. Temelde lirik olmalarına karşın, bu yapıtlarda öznellikten ve onları toplum çıkarlarından ayrı tutan hiçbir aykırılık bulunmaz. Tam tersine bu senfoniler toplum çıkarlarıyla bütünlüklü temalarla şekillenmişlerdir. Bunlar aynı zamanda senfonik müzikte de, gerçek anlamda düşünsel lirik örnekleriyle, yani çatışma ve mücadelelerle dolu, yanı sıra zaman zaman biraz da trajediyle süslenmiş olan bu senfoniler, sosyalist hümanizma anlayışıyla yorumlanarak, yaşamı tüm çelişkileriyle geniş bir şekilde yansıtmıştır.

Klasik müzikte yenilikler

Burada özellikle beşince senfoni üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak gerekiyor. Şostakoviç'in beşinci senfonisi birçok açıdan klasik müzikte yeniliklerle doludur. Bu yeniliklerden en önemlisi, romantik senfoni ile Bach'ın entelektüel yaklaşımı ve çoksesli düşünmenin birleşimini ortaya çıkarmıştır.
Hiç kuşkusuz bu birleşim toplumsal yaşamın dramatik yanlarını entelektüel içeriğiyle, daha doğrusu müzikte düşünce sürecini yakalamak, düşünceleri harekete geçirmek vb. birçok yönüyle yansıtmakta büyük olanaklar sağladı. Makamların çok tonluluktan giderek tonsuzluğa dek varan yeni, ince ve daha basit anlaşılır bir biçimde işlenmiş, toplumun ve bireyin iç çelişkilerini daha ezgin anlatım gücüyle yansıtıp, imgeleri yaşama daha yatkın ve daha gerçekçi kılmasının olanağını açmıştır. Öncesinde ise, geleneksel senfonik yaklaşımda, yaşamın derin düşünsel yorumunu işleyen bir müzik türü olarak senfoni anlayışı, bir konser parçası ses oyunları, çalgılar için müzik vb. olan ve senfoniye doğru bir geçiş yaşanmaktaydı. Ve 20. yüzyıla gelindiğinde birçok batılı besteci, senfoninin artık zamanını doldurduğunu savunarak, senfoniyi terk etmeyi düşünürken, Şostakoviç senfoniye getirdiği yeniliklerle onun devamlılığını sağladı. Bunun aynı zamanda, Sovyet müziğinin insan duygularının değişik yanlarını ortaya koyması bakımından da önemli bir işlevi olmuştur.

Hayranlık içinde bıraktı
Gerek toplumsal yaşamın bütün olgularını, düşünsel bağlamda ve gerekse dinleyicilerin ruhlarını doyuracak yan besinlerle doludur beşince senfoni. Bu senfoninin getirdiği yeni düşünsel ve duygusal çalışmalardan, yeni biçimde düşünülmüş şeylerden doğal bir estetik zevk tattırmaktır dinleyiciye. Beşince senfoni, dinleyicisine bu estetik zevki tattırmasında öylesine başarılı bir eserdir ki, dünyanın dört bir yanında konser salonlarında çalındığında, dinleyicileri hayranlık içinde bırakmıştır.
Sanatçı, diğer Sovyet sanatçıları gibi, dünya emekçilerinin geleceğine dair duyduğu sorumluluk, emekçi halklar arasındaki dayanışma ve barış duyguları, gerek ikinci paylaşım savaşı döneminde, gerekse sonrasında, yani savaşın iğrençliğini konu eden sorunları ele alıp besteledi. Onun yedinci Leningrad Senfonisi, dokuzuncu ve onuncu senfonileri buna en iyi örnektir. Genelde içerik bakımından, temelde iyimser, aydınlık ve mizahla dolu olan dokuzuncu senfoni, özellikle üçüncü ve dördüncü bölümlerinde görültülü korellerinde ve uzun ve hüzünlü bas sololarında anlaşılacağı gibi, toplumun ve dünyanın geleceğine dair duyduğu endişe ve huzursuzluk yaratan anılarıyla bütünlüklü bir şekilde yansıtılmıştır. Yedinci Leningrad Senfonisi ise, Nazilerin Leningrad'ı işgal etmesi ve bu işgale karşı başlatılan ulusal direnişi konu edinmektedir. Stalin Ödülü'nün verildiği yedinci senfoni, ulusal direnişin sembolü olarak kabul edilmiştir.

Dinleyin...

Onuncu senfoni, özellikle ikinci bölümün cehennem fırtınası yanında o ünlü, ağır Adagio'da toplumsal yaşam üzerine derin imgelerle doludur. Bu imgeler (daha doğrusu düşünceler) her ne kadar kişisel olarak ele alınmışsa da bu kişisellik, toplumsal yapı dünyanın geleceğine dair duymuş olduğu derin sosyalist hümanizmayla bütünlüklüdür. Özellikle batılı burjuva eleştirmenlerin, onuncu senfoniyi imgelerin birbirinden kopuk ve bütünlükten yoksun olarak görmelerinin nedeni de bu bütünlüğü görmemelerinden ya da görmek istememelerinden ileri gelmektedir.
Onuncu senfoninin lirik yanı ise, bireylerin bütünleyici bir parçası olarak, ortaya çıkar kaygısı getiren bir deneyim olarak, Sovyet kolektif toplumunda, yani toplumsal kolektif yaşamdan, bireylerin geleceği üzerine düşünmekten alınan öğelerle, yaşamın en derin yanlarına dek sızan alt öğelerin çok çeşitli bir tarzda yansıtılmasından/ yorumlanmasından ve birbiri içinde eritilmesinden oluşan bir lirikliktir.
Dinleyin, kolektif toplumun heyecan ve coşkusunu duyumsayacaksınız.

http://www.evrensel.net/00/03/14/kultur.html#1

işçilerin ezgilerinde mozart'ın ışığı - Yasin Kayırtar


06/02/2008
işçilerin ezgilerinde mozart'ın ışığı
Yasin Kayırtar-yasinkayirtar@hotmail.com

“… daha bir gün önce yüksek saray erkanından başka kimsenin giremediği bu yaldızlı localarda, bugün denizci giysileri içerisinde bahriyeliler, Rus gömlekleri giymiş köylü delikanlılar, başları mendille bağlı kızlar, işçiler oturmuşlar Mozart’ın Requiem’ini dinlemektedirler.”
İşte büyük Ekim Devrimi’nden hemen sonra, Rusya halkının yaşamındaki “küçük” ama önemli bir değişim tablosundan kısa bir alıntıdır yukarıdaki. Halk kendi müziğini üretmişti yıllarca. Tamamen kendi doğal yaşantısı içerisinde şekillendirdiği müziğinin sorunlarının yanı sıra asıl sorun şuydu: Kapitalizm, tüm sanat dalları gibi müziği de yanlızca küçük bir azınlığın müziği haline getirmişti ve halkın cahil olduğunu ve asla anlayamayacağına dair safsatalarını yayarken, klasik müziğin tüm yaratıcı ve geliştirici yönlerini kendi halkından uzak tutmuştu. Oysa sosyalizm, kendi sisteminin vaadlerini asla ama asla sadece politik-ekonomik gelişmelerle açıklamamıştı. Hedef sadece özel mülkiyetin ortadan kaldırıp üretim araçlarının tüm topluma mal edilmesi değildir. Küçük bir azınlığın hakkı olarak görülen her şeyin toplumsallaştırılması, onun, insanlığın kendi çıkarına ve yararına kullanılmasıdır. Yaşamın içerisindeki insan için olan her şey insanındır ve sanat da bunun en büyük parçalarından birisidir. “Sanat halka aittir. Sanatın kökleri de derinlemesine, geniş, çalışan yığınların bağrına dolmalıdır.” (Lenin)

Formalizmden Büyük Yaşama Giderken
Devrimin hemen ardından yapılacak çokça iş vardır. Halkın müziği ile “sanatsal” müzik arasındaki uçurumun ortadan kaldırılması bunlardan biri. Bu uçurum basitçe operaların, büyük senfonilerin, balelerin kapılarını halka açarak giderilemezdi. Bu sorun Sovyetlerin de tarif ettiği gibi sanatsal üretimler içerisinde halkın rahatlıkla ilgisini çekebileceği halk müziğinin kullanılması ve formalizmden tamamen uzaklaşıp gerçekçi müziğe yönelmekti. Formalizmi mahkum eden tartışmaları ve onu anlayamayan eleştirmenlerin, gerçekleri sulandıran saldırıları bugün bile ortalığı karıştırsa da, formalizm tartışması sosyalizmin inşa sürecinin var oldukça mahkum edeceği bir tartışmadır ve öyle de olmuştur. “ Sanatçılara devrimci ve estetik duygular dayatma niyeti yoktur. Böyle bir dayatmanın sonucunda ortaya çıkan sadece devrimci sanatın sahte taklitleri olabilir. Devrimin sanat alanında beklentisi şudur ki; sanatın formalizmden kurtuluşu ve yeniden asıl tanıma, yani büyük düşünmenin ve büyük yaşamanın güçlü ve sürükleyici ifadesine kavuşturmak.” (A. Lunaçarski) Her ne kadar bu tartışma başka bir yazının konusu olsa da Sovyet müziğini konuşurken bu tartışmaya değinmemek çok önemli bir eksikliktir.

Müzik ve Gerçek Yaşam
Bizzat Lenin’in imzaladığı kararnamelerin en başında, müzikle ilgili yayın yapan şirketlerin devletleştirilmesi, Petrograd ve Moskova Konservatuarları’nın Halk Eğitim Bakanlığı’na bağlanması idi. Ve ardından “devlet desteğiyle müziğin geliştirilmesi” kararı, devrimin ilk yıllarında açlık ve yoksullukla boğuşurken başladı. Tarihte ilk kez müzik eğitimi genel olarak yüksek eğitimle eşit temele oturtulmuş, yedi yıllık müzik eğitimi zorunlu kılınmış, onlarca yeni müzik okulu açılmış, senfoni orkestraları ve baleler kurulmuş, özel yetenekli öğrenciler devlet bursu ile özel eğitimler almışlardır. Moskova, Petrograd ve Kiev üçlüsünde ileri konservatuarlar kurulmuş ve başına çok önemli müzisyenler getirilmiştir. Eserleriyle dünyanın en çok sevilen müzisyenleri Şostakoviç, Prokokiyef, Stravinsky, Lev oborin, Aram Haçaturyan gibi müzisyenler, Sovyetler’in müzik politikaları çerçevesinde burslar almış, bu okullarda eğitim görmüşlerdir. 1920’lerde gerçekleştirilmeye Leningrad’da başlanan ve 1936’da Moskova’nın da katıldığı amatör sanatçılar olimpiyatları düzenlenmişti. Bu olimpiyatlar, büyük oranda açık hava olimpiyatlarıydı ve bütünsel kitle eğlencelerinin geliştirilmiş bir türüydü. Bu olimpiyatlarda yüz binlerce sanat topluluğu, korolar, dans toplulukları yer almıştı. Bu gösteriler geniş kitlelerin beğenisini geliştirmeyi ve sanatı milyonlarca emekçiye yaklaştırmaya can atan binlerce profesyonel müzisyen tarafından yönetiliyordu.
Sadece Rusya merkezinde değil, sosyalist kültür inşası tüm cumhuriyetlere yayılıyordu. SSCB Sovyet bestecileri birinci kongresinin ardından Rus olmayan cumhuriyetlerde müzik faaliyetleri daha da canlandı. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan başta olmak üzere çok güçlü bestecilik okulları kurulmuş, bu ülkelerin halk müziklerinin özgünlüklerine uygun bu okullarda çok güzide eserler bestelenmiştir. Estonya, Litvanya, ve Letonya’da hiç olmadığı kadar yaratıcı çalışmalar üretilmiş, çoğunluğu gençlerden oluşan önemli bir genç müzisyen kuşağı Baltık ülkelerinin halk kültürünün sosyalizm koşullarında başarıyla gelişmesini sağlamışlardır. Ve sayısı iki binin üzerinde olan besteciler “SSCB Besteciler Birliği” adıyla örgütlenmiş, özel müzik fonlarıyla desteklenerek tüm zamanlarını beste yapmaya ayırmışlardır. Bu birliğe bağlı; Sovyet müziğinin tanıtılması için bir büro, Sovyet bestecilere ait yayınevi ve ülkenin çeşitli köşelerinde yaratıcı çalışma yapanlara ayrılmış birçok evleri vardır. Sadece Rus müziğine yönelik değil, dünya müziğine dair özel plak kitaplığı oluşturmuşlar ve isteyen herkes özel stüdyolarda bunları dinleyebilmiştir.

‘Yeni Zamanlara Yeni Ezgiler Gerek’
(Rus atasözü)
Sovyet müziğindeki bu atılımlar dünya halklarının da ilgisini SSCB’ye çekmişti. Lev Oborin 1927 yılında Varşova’da düzenlenen Chopin yarışmasında birincilik tacını giydikten sonra bu ilgi daha belirgin bir hale gelmiş ve ileriki yıllarda Los Angeles Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde düzenlenen bir müzik festivalinde konseri izleyen halk, Sovyet müziğini neden sevdiğini şöyle tarif etmiştir “Sovyet bestecileri müzikte evrensel ve kollektif duyguları yansıtıyor, dinleyicilere çağdaş insanın yaşamdan zevk alabileceğini, düş kurmaktan hoşlanabileceğini, nefret edip savaşabileceğini, karşıt siyasal inançlardan milyonlarca insanın, gönlüne en yakın duyguları tadabileceğini söylüyor.” Oysa aynı konseri izleyen halk çok yetenekli olan batılı müzisyenlerin müziğini; imgeler ve mesaj üzerine kurulu olarak, korku, çöküntü, sinirsel heyecanlılıklar ve yalnızlık duyguları yansıtmakla kaldığını tarif ediyor. İşte formalizm tartışmaları tam buraya oturuyor ve Sovyet müziğinin halka daha başka türlü gelmesini Moussorgski şöyle tarif ediyor: “Bu, bestecinin en yakınındaki dinleyicinin dar çevresine değil de halkın çoğunluğuna seslenen bir dildir”. “Halk için sanat” fikri, almış yürümüştür artık. Sovyetlerden başlayan bu yayılmanın en güzel örneği, Şostakoviç’in Leningrad Senfonisi’dir. Şostakoviç, Sovyetler’de en çok sevilen bestecilerden birisidir ve tüm melodileri Sovyet halkının dilindedir. Ki Sostakoviçin eserleri halk için sanat fikrinin ne kadar da gerçek bir tanım olduğunu göstermiş, İkinci Dünya savaşı sırasında faşist istilaya karşı Leningrad savunmasına katıldığı sıralarda yazdığı Leningrad Senfonisi, tüm dünyadaki anti-faşist dinleyicileri çoşturmuştur ve dünya halklarının kafasını karıştıran birçok eleştirmenlere de cevap niteliği taşıyarak, müziğin “çaptan düşmediği”ni ve müziği anlamanın zor olmadığını, halkın yaşamında en büyük önemi taşıyabileceğini, gericiliğe ve insanı yok etmek isteyen güçlere karşı toplu mücadelesinde esin verebileceğini kanıtlamıştır. Sovyet müziğine dair eksik bıraktığımız birçok şey vardır elbet. Sovyet sinemasının müziğe olan katkısından, sıradan halk kesimleri içerisinde yaygınlaşan koro deneyimlerine, formalizm tartışmaları ekseninde uluslararası alanda çarpıtılan onlarca tartışma konusuna kadar. Unutulmamalıdır ki, bunları bize yazdıran da, eksik kalanlar da büyük bir mirasın ürünüdür. Bu mirası bütün yönleriyle okumak ise geleceğimizdir.

Kaynaklar:
Sanat ve Edebiyat Üzerine/Marx-Engels-Lenin
Devrim ve Sanat-A. Lunaçarski
Müzik Üzerine Tartışmalar / Derleme/Evrensel Basım Yayın
Müzik Neyi Anlatır / Sidney Finkelstein

http://www.genchayat.evrensel.net/haber.php?haber_id=432

Şostakoviç'i unutmadım - Doğan Hızlan


Doğan HIZLAN dhizlan@hurriyet.com.tr

Şostakoviç'i unutmadım

BAZI okurlarım bana sitemle uyarının bir sentez oluşturduğu e-postalar gönderdi.

2006 W.A. Mozart'ın doğumunun 250. yılıydı, aynı zamanda da ünlü Rus bestecisi Dimitri Şostakoviç'in (1906 - 1975) 100. doğum yıldönümü.

Okurlarım epeyce Mozart yazmama rağmen, Şostakoviç'i neden yazmadığımı soruyorlar.

Sanırım bugün bir ölçüde bunun yanıtını veriyorum.

Yazmadım ama ünlü besteci hakkında çıkan dergileri masamda biriktirdim.

Rahmetli Rauf Hoca'nın (Rauf Mutluay) güzel bir sözünü size anımsatayım: "İyi şeyin vakti geçmez."

"Şostakoviç-Hayatı ve Eserleri" kitabının başında, bestecinin sözünü okursanız, belki onun görüşü konusunda bir bilgi edinebilirsiniz: "Bir sanatçı için halk kitlelerinin her gün yeni başarılar elde ettiği bir çağda yaşamak ve yaratmak büyük bir mutluluktur."

Şostakoviç'in, yaşadığı dönem gereği müziği kadar siyasal tavrı da tartışılıyor.

İki aylık Andante müzik dergisinin kapağında, besteci için şu sorunun yanıtı aranıyor: "Sadık yoldaş mı? Gizli muhalif mi?"

* * *

BESTECİNİN ölümünden sonra Solomon Volkof tarafından yayımlanan Testimony (Tanıklık Tutanağı) kitabından sonra tartışmalar, müzikologları iki kutba ayırdı.

Peki eserleri bu konuya aydınlık getiriyor mu? Ya da ona karşı takınılan siyasal tavır nasıldı?

Bestecinin Birinci Keman Konçertosu'nu Sakari Oramo'nun yönettiği CBSO (City of Birmingham Symphony Orchestra) eşliğinde çalan kemancı Leila Josefowicz, tarihi yasaklama olayını anlatıyor.

Şostakoviç'in, iyi kemancı David Oistrakh'a ithaf ettiği bu konçerto, devrim karşıtı ve formalist bulunduğundan ancak 1955'te New York Filarmoni Orkestrası eşliğinde çalınabildi. 1936 yılında bestelediği Lady Macbeth'i de formalist olmakla suçlandı.

Oğlu Maxim Şostakoviç, babasının birçok eserini seslendirdi, aralarında kendine ithaf edilenler de vardı.

Hasan Uçarsu'nun Mahler'in Slav Ruhlu Várisi konuşmasında (Ersin Antep'in konuşması) iki ara başlık, sanırım üzerinde durulacak iki gerçekçi saptama:

Besteciliği Büyük Değil Ama Önemli

Rahatsız Etmeyen Bayağılık

* * *

ŞOSTAKOVİÇ'in Mozart için kitabındaki bir övgüyle yazımı noktalıyorum: "Benim için Mozart çocukluğumun en parlak, en mutlu anıları ile özdeşleşmiştir. Mozart, müziğin çocukluğudur, dünyaya canlandırıcı bir sevinç ve içsel bir armoni veren taze bahardır."

Yazarken, Şostakoviç'in 15 No'lu Senfonisi ile 2 No'lu Piyano Konçertosu'nu, Gadfly'dan seçmeler dinledim. Orkestra BBC Filarmoni, piyanist Martin Roscoe, şef Vassily Sinaisky idi.

Yararlandığım kaynaklar:

Şostakoviç-Hayatı ve Eserleri, Gelenek Yayınları.

Andante Dergisi, Eylül - Ekim 2006, Şostakoviç Özel Bölümü.

The Gramophone Dergisi, July 2006.

BBC Music Dergisi, February 2006.

Amadeus Dergisi, Ağustos sayısı.

Bu dergilerde bestecinin seçme CD'leri hakkında bilgi bulabilirsiniz.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5778259&yazarid=4