İdefix.com

10 Temmuz 2009 Cuma

Müziğin Öncüleri - Vural Yıldırım

Vural Yıldırım-Müzik Bilimci

Müzik tarihi dediğimizde aklımıza, yayınlardan edindiğimiz bilgilerin çerçevesindeki olaylar gelir. Tarih, yazılanların bize sunduğu, “taraflı” belgelerin derlendiği derin ve geniş alanın sadece bir boyutudur. Müzik tarihinde yazılanların yanında, seslendirilenler de olduğu için bazen yorum kısmını bizler yapma şansına sahibiz. Tıpkı Şeref Bigalı’nın resimleri hakkında konuşma, yorum yapma özgürlüğümüzün olması gibi.

Nasıl bir yorum yaparsak yapalım, bazı eserler, besteciler, olaylar tüm çıplaklığı ile karşımızda durur. Bunlardan biri şüphesiz Dimitri Şostakoviç’tir. Kendisi ile ilgili müzikoloji ve siyasi alanda çeşitli yorumlar yapılmış ve tarih sahnesinde kendine özgü bir gizem yaratmıştır. 20. yüzyılın önemli bestecisi Şostakoviç (1906-1975) ölümünden sonra değeri anlaşılan, eserleri seslendirilen, müzikoloji alanında araştırmalara konu olan Rus bestecileri içinde en çok tartışılan isimdir.



Bunca tartışma konusu nasıl yaratılıyor? Nasıl oluyor da hala gizemini koruyabiliyor? Şostakoviç’in kim olduğunu ve nasıl bir ortamda müzik bestelediğini anlamanın yolu Sovyetler Birliği müzik kültüründe yerini bulur. Ekim Devrimi’nden önce müzik, ağırlıklı olarak St. Petersburg ve Moskova okulları olarak bilinen iki ekol tarafından belirleniyordu. Çaykovski, Moskova okulu önderi iken, Korsakof, St. Petersburg okulunun öncüsü idi. Okullar arasında sürekli kuramsal olarak varolan gerilim, akademizm ve geleneksel değerlerin ele alınması sorunsalından kaynaklanıyordu.

Devrimle birlikte başlayan proleter dönem, bu iki okulun etkisini azalttı. Başlangıçta yeni müzik ve dünya klasik müziğine ilgi gösteren Sovyetler Birliği entelenjiyasısı, proleter ağırlıklı zihniyet nedeni ile “öze dönüş”, “otantizme dönüş” şiarı ile yeni müziğe, dolayısıyla Şostakoviç’e ağır eleştiriler yöneltti. Özellikle Mtzensk’li Lady Macbet operası eleştiri konusu oldu. Zamanla bu eleştirilerin hedefleri genişledi ve Prokofiyef, Myaskovski vd. isimler de paylarını aldılar. Böylece başlatılan eleştiri kampanyası Stalin’in ölümüne kadar devam etti. Bu arada eleştirilerin haklı olduğunu söyleyen besteciler birer birer özür niteliğinde eserler vermeye başladılar. Stalin’in ölümünden sonra başlayan kısmi özgürlük, bestecileri için düşündükleri müziği yapmalarına imkan tanıdı.

Şostakoviç bu çalkantılı dönemlerin içinden gelen, müzik eserlerinde sürekli yeniliğe açık fakat bir o kadar da geriye dönüşler yapan bir müzik insanı. Sovvet rejiminin eleştirilerine maruz kalmasına rağmen, aynı rejimin en önemli bestecisi konumunda olan kişi. Sanatçı özgürlüğü ve rejim baskısı arasında gel gitler yaşayan ve eserlerinin bu nedenle şifreli olduğu söylenen “dahi” besteci. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, kendisi Sovvet Rejimi içinde Rus kültürüne özgü, döneminin sonrasına taşınabilecek eserler üreten biri olarak ironik bir sanatçı karekteri çizmektedir.
Burun, Altın Çağ, Piyano konçertoları, Tahta Kurusu vd. eserleri mevcuttur.

Şostakoviç kendi alanında özgünlüğü yakalamış ve tarihte yoğun politik ortamda ayakta kalabilmeyi başarabilmiş ender sanatçılardan biridir. Bizim ülkemiz ile karşılaştırıldığında, müzik insanlarımızın kısmi olarak daha özgür ve rahat bir ortamda çalıştıkları görülür. Her ülkenin kendi diyalektik süreci sanat ortamını belirlemesine rağmen bazen bu sürece siyasi erk ve/veya sanatçı müdahale edebilir.

Adnan Saygun ülkenin içinde bulunduğu ortamda üzerine düşeni kendi olanakları ölçüsünde yaparak, Genç Cumhuriyet’in müziğini “belirlemede” rol oynamıştır. Nedir bu yazıda birbirinden kopuk iki insanın bir aradalığı? Öncelikle ikisinin de ülkelerinin önemli bestecileri olması. Ardından her ikisinin ülkelerinde gerçekleşen siyasi devrim. Neredeyse aynı kaderi paylaşan bu iki sanatçı birer yıl arayla yüzüncü yıl anmalarında hatırlanıyor. Yaptıkları ve müzikal düşünceleri tekrar ele alınarak geleceğin müziğine katkı sağlayabilecek bu iki insan için yapmamız gerekenler, aslında müzik için yapmamız gerekenlerle paraleldir. Saygun için birkaç ay sonra anma toplantıları, eserlerinin seslendirilmesi vb. etkinlikler yapılacak. Konservatuarlarda yeni kuşağın adını “bilmediği” bu önemli müzik şövalyesi anma etkinlikleri kanalı ile bir süre müzik gündemine gelecek. Tüm müzisyenlerimizin ve sanatçılarımızın “belirli gün ve haftalarda” anılması, hatırlanması alışkanlığında vazgeçip, müzik tarihimize dönüp değerlerimizi ele almalı ve yeniden müzik tarihimizi yazmalıyız. Müzik tarihimiz içinde Saygunlar, Tançlar, Erkinler, Itriler ne yazık ki çok az. Gelecekte bu isimleri çoğaltmak ise elimizde. Yapmamız gereken entelektüel alanı sanatçılar olarak, sanat alanının dışındakilere teslim etmemek.

Bestecilik alanında yaşarken popüleritesi olan ve her konserde eserleri çalınanların yanında, kendilerini icracılardan, konser salonlarından geri çekerek çalışmalarını sürdürenlerin sayısı da az değildir. Bu tür bestecilerin ruhi konumlarını düşündüğümde aklıma Elif Karadayı, Beyza Boynudelik, Nedret Yaşar, Şeref Bigalı vd. ressamlarımızın yapıtları aklıma geliyor. Sanatçılarımızın eserlerinde yansıttıkları humanistik içsel yalnızlık, müzisyenlerimizin kendi konumlarını tüm netliği ile bizlere sunuyor. Sanat belki de böyle bir şey; zaman zaman farklı disiplinlerin alanındaki haleti ruhiyeleri yakalamak…

http://www.muzikdersi.com/md/index.php?option=com_fireboard&func=view&catid=25&id=18&Itemid=29

Heyecan ve Coşkunun Bestecisi - Hasan Çakmak



Burjuva aydınlar, sanat eleştirmenleri Bolşevik Partisi'nin öncülüğünde işçi ve emekçilerin iktidarı elinde bulundurdukları döneme ilişkin, çeşitli gazetelerde, dergilerde, kitaplarda, konferans ve ansiklopedilerde Sovyet sanatı ve sanatçıları hakkında akla hayale sığmayan asılsız eleştirilerde bulundular ve bulunmaya devam ediyorlar. Bu kara çalmalardan biri de tüm dünyada besteleme alanında adını duyurmuş Dimitri Şostakoviç'e yöneliktir. Hiç kuşkusuz bu iftiraların asılsız olduğunu kanıtlamak için yüzlerce, binlerce kanıt gösterebiliriz. Örneğin Dimitri Şostakoviç'e verilen devlet ve birinci sınıf Stalin Ödülü'nü gösterebiliriz. Burjuva aydınların, sanatçılarının ve liberal solcuların çarpıtmalarını günümüzde boşa çıkarmanın en etkili yolu, onların iftiralarını bir bir çürütme yerine, sosyalist sanatın gelişimini ve şekillenişini, toplumla olan ilişkilerini kitlelere anlatmaktır.
Esin kaynağı oldu
Şostakoviç'in genç yaşta bestelediği beşinci ve altınca senfonileri, yeni imgeleri yansıtmaya yatkın yeni bir tür olan, birkaç mavumanlı senfoni alanında Sovyet bestecilerinin yeni yapıtlar vermesinde esin kaynağı olmuştur. Bu senfonilerin, Sovyetler dışında başka ülkelerdeki müzik gelişmeleri üzerinde de etkisi olmuştur. Şostakoviç'in senfonileri, sovyet senfoniciliğinin düşünsel ilk yapıtlarıdır da diyebiliriz. Temelde lirik olmalarına karşın, bu yapıtlarda öznellikten ve onları toplum çıkarlarından ayrı tutan hiçbir aykırılık bulunmaz. Tam tersine bu senfoniler toplum çıkarlarıyla bütünlüklü temalarla şekillenmişlerdir. Bunlar aynı zamanda senfonik müzikte de, gerçek anlamda düşünsel lirik örnekleriyle, yani çatışma ve mücadelelerle dolu, yanı sıra zaman zaman biraz da trajediyle süslenmiş olan bu senfoniler, sosyalist hümanizma anlayışıyla yorumlanarak, yaşamı tüm çelişkileriyle geniş bir şekilde yansıtmıştır.

Klasik müzikte yenilikler

Burada özellikle beşince senfoni üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak gerekiyor. Şostakoviç'in beşinci senfonisi birçok açıdan klasik müzikte yeniliklerle doludur. Bu yeniliklerden en önemlisi, romantik senfoni ile Bach'ın entelektüel yaklaşımı ve çoksesli düşünmenin birleşimini ortaya çıkarmıştır.
Hiç kuşkusuz bu birleşim toplumsal yaşamın dramatik yanlarını entelektüel içeriğiyle, daha doğrusu müzikte düşünce sürecini yakalamak, düşünceleri harekete geçirmek vb. birçok yönüyle yansıtmakta büyük olanaklar sağladı. Makamların çok tonluluktan giderek tonsuzluğa dek varan yeni, ince ve daha basit anlaşılır bir biçimde işlenmiş, toplumun ve bireyin iç çelişkilerini daha ezgin anlatım gücüyle yansıtıp, imgeleri yaşama daha yatkın ve daha gerçekçi kılmasının olanağını açmıştır. Öncesinde ise, geleneksel senfonik yaklaşımda, yaşamın derin düşünsel yorumunu işleyen bir müzik türü olarak senfoni anlayışı, bir konser parçası ses oyunları, çalgılar için müzik vb. olan ve senfoniye doğru bir geçiş yaşanmaktaydı. Ve 20. yüzyıla gelindiğinde birçok batılı besteci, senfoninin artık zamanını doldurduğunu savunarak, senfoniyi terk etmeyi düşünürken, Şostakoviç senfoniye getirdiği yeniliklerle onun devamlılığını sağladı. Bunun aynı zamanda, Sovyet müziğinin insan duygularının değişik yanlarını ortaya koyması bakımından da önemli bir işlevi olmuştur.

Hayranlık içinde bıraktı
Gerek toplumsal yaşamın bütün olgularını, düşünsel bağlamda ve gerekse dinleyicilerin ruhlarını doyuracak yan besinlerle doludur beşince senfoni. Bu senfoninin getirdiği yeni düşünsel ve duygusal çalışmalardan, yeni biçimde düşünülmüş şeylerden doğal bir estetik zevk tattırmaktır dinleyiciye. Beşince senfoni, dinleyicisine bu estetik zevki tattırmasında öylesine başarılı bir eserdir ki, dünyanın dört bir yanında konser salonlarında çalındığında, dinleyicileri hayranlık içinde bırakmıştır.
Sanatçı, diğer Sovyet sanatçıları gibi, dünya emekçilerinin geleceğine dair duyduğu sorumluluk, emekçi halklar arasındaki dayanışma ve barış duyguları, gerek ikinci paylaşım savaşı döneminde, gerekse sonrasında, yani savaşın iğrençliğini konu eden sorunları ele alıp besteledi. Onun yedinci Leningrad Senfonisi, dokuzuncu ve onuncu senfonileri buna en iyi örnektir. Genelde içerik bakımından, temelde iyimser, aydınlık ve mizahla dolu olan dokuzuncu senfoni, özellikle üçüncü ve dördüncü bölümlerinde görültülü korellerinde ve uzun ve hüzünlü bas sololarında anlaşılacağı gibi, toplumun ve dünyanın geleceğine dair duyduğu endişe ve huzursuzluk yaratan anılarıyla bütünlüklü bir şekilde yansıtılmıştır. Yedinci Leningrad Senfonisi ise, Nazilerin Leningrad'ı işgal etmesi ve bu işgale karşı başlatılan ulusal direnişi konu edinmektedir. Stalin Ödülü'nün verildiği yedinci senfoni, ulusal direnişin sembolü olarak kabul edilmiştir.

Dinleyin...

Onuncu senfoni, özellikle ikinci bölümün cehennem fırtınası yanında o ünlü, ağır Adagio'da toplumsal yaşam üzerine derin imgelerle doludur. Bu imgeler (daha doğrusu düşünceler) her ne kadar kişisel olarak ele alınmışsa da bu kişisellik, toplumsal yapı dünyanın geleceğine dair duymuş olduğu derin sosyalist hümanizmayla bütünlüklüdür. Özellikle batılı burjuva eleştirmenlerin, onuncu senfoniyi imgelerin birbirinden kopuk ve bütünlükten yoksun olarak görmelerinin nedeni de bu bütünlüğü görmemelerinden ya da görmek istememelerinden ileri gelmektedir.
Onuncu senfoninin lirik yanı ise, bireylerin bütünleyici bir parçası olarak, ortaya çıkar kaygısı getiren bir deneyim olarak, Sovyet kolektif toplumunda, yani toplumsal kolektif yaşamdan, bireylerin geleceği üzerine düşünmekten alınan öğelerle, yaşamın en derin yanlarına dek sızan alt öğelerin çok çeşitli bir tarzda yansıtılmasından/ yorumlanmasından ve birbiri içinde eritilmesinden oluşan bir lirikliktir.
Dinleyin, kolektif toplumun heyecan ve coşkusunu duyumsayacaksınız.

http://www.evrensel.net/00/03/14/kultur.html#1

işçilerin ezgilerinde mozart'ın ışığı - Yasin Kayırtar


06/02/2008
işçilerin ezgilerinde mozart'ın ışığı
Yasin Kayırtar-yasinkayirtar@hotmail.com

“… daha bir gün önce yüksek saray erkanından başka kimsenin giremediği bu yaldızlı localarda, bugün denizci giysileri içerisinde bahriyeliler, Rus gömlekleri giymiş köylü delikanlılar, başları mendille bağlı kızlar, işçiler oturmuşlar Mozart’ın Requiem’ini dinlemektedirler.”
İşte büyük Ekim Devrimi’nden hemen sonra, Rusya halkının yaşamındaki “küçük” ama önemli bir değişim tablosundan kısa bir alıntıdır yukarıdaki. Halk kendi müziğini üretmişti yıllarca. Tamamen kendi doğal yaşantısı içerisinde şekillendirdiği müziğinin sorunlarının yanı sıra asıl sorun şuydu: Kapitalizm, tüm sanat dalları gibi müziği de yanlızca küçük bir azınlığın müziği haline getirmişti ve halkın cahil olduğunu ve asla anlayamayacağına dair safsatalarını yayarken, klasik müziğin tüm yaratıcı ve geliştirici yönlerini kendi halkından uzak tutmuştu. Oysa sosyalizm, kendi sisteminin vaadlerini asla ama asla sadece politik-ekonomik gelişmelerle açıklamamıştı. Hedef sadece özel mülkiyetin ortadan kaldırıp üretim araçlarının tüm topluma mal edilmesi değildir. Küçük bir azınlığın hakkı olarak görülen her şeyin toplumsallaştırılması, onun, insanlığın kendi çıkarına ve yararına kullanılmasıdır. Yaşamın içerisindeki insan için olan her şey insanındır ve sanat da bunun en büyük parçalarından birisidir. “Sanat halka aittir. Sanatın kökleri de derinlemesine, geniş, çalışan yığınların bağrına dolmalıdır.” (Lenin)

Formalizmden Büyük Yaşama Giderken
Devrimin hemen ardından yapılacak çokça iş vardır. Halkın müziği ile “sanatsal” müzik arasındaki uçurumun ortadan kaldırılması bunlardan biri. Bu uçurum basitçe operaların, büyük senfonilerin, balelerin kapılarını halka açarak giderilemezdi. Bu sorun Sovyetlerin de tarif ettiği gibi sanatsal üretimler içerisinde halkın rahatlıkla ilgisini çekebileceği halk müziğinin kullanılması ve formalizmden tamamen uzaklaşıp gerçekçi müziğe yönelmekti. Formalizmi mahkum eden tartışmaları ve onu anlayamayan eleştirmenlerin, gerçekleri sulandıran saldırıları bugün bile ortalığı karıştırsa da, formalizm tartışması sosyalizmin inşa sürecinin var oldukça mahkum edeceği bir tartışmadır ve öyle de olmuştur. “ Sanatçılara devrimci ve estetik duygular dayatma niyeti yoktur. Böyle bir dayatmanın sonucunda ortaya çıkan sadece devrimci sanatın sahte taklitleri olabilir. Devrimin sanat alanında beklentisi şudur ki; sanatın formalizmden kurtuluşu ve yeniden asıl tanıma, yani büyük düşünmenin ve büyük yaşamanın güçlü ve sürükleyici ifadesine kavuşturmak.” (A. Lunaçarski) Her ne kadar bu tartışma başka bir yazının konusu olsa da Sovyet müziğini konuşurken bu tartışmaya değinmemek çok önemli bir eksikliktir.

Müzik ve Gerçek Yaşam
Bizzat Lenin’in imzaladığı kararnamelerin en başında, müzikle ilgili yayın yapan şirketlerin devletleştirilmesi, Petrograd ve Moskova Konservatuarları’nın Halk Eğitim Bakanlığı’na bağlanması idi. Ve ardından “devlet desteğiyle müziğin geliştirilmesi” kararı, devrimin ilk yıllarında açlık ve yoksullukla boğuşurken başladı. Tarihte ilk kez müzik eğitimi genel olarak yüksek eğitimle eşit temele oturtulmuş, yedi yıllık müzik eğitimi zorunlu kılınmış, onlarca yeni müzik okulu açılmış, senfoni orkestraları ve baleler kurulmuş, özel yetenekli öğrenciler devlet bursu ile özel eğitimler almışlardır. Moskova, Petrograd ve Kiev üçlüsünde ileri konservatuarlar kurulmuş ve başına çok önemli müzisyenler getirilmiştir. Eserleriyle dünyanın en çok sevilen müzisyenleri Şostakoviç, Prokokiyef, Stravinsky, Lev oborin, Aram Haçaturyan gibi müzisyenler, Sovyetler’in müzik politikaları çerçevesinde burslar almış, bu okullarda eğitim görmüşlerdir. 1920’lerde gerçekleştirilmeye Leningrad’da başlanan ve 1936’da Moskova’nın da katıldığı amatör sanatçılar olimpiyatları düzenlenmişti. Bu olimpiyatlar, büyük oranda açık hava olimpiyatlarıydı ve bütünsel kitle eğlencelerinin geliştirilmiş bir türüydü. Bu olimpiyatlarda yüz binlerce sanat topluluğu, korolar, dans toplulukları yer almıştı. Bu gösteriler geniş kitlelerin beğenisini geliştirmeyi ve sanatı milyonlarca emekçiye yaklaştırmaya can atan binlerce profesyonel müzisyen tarafından yönetiliyordu.
Sadece Rusya merkezinde değil, sosyalist kültür inşası tüm cumhuriyetlere yayılıyordu. SSCB Sovyet bestecileri birinci kongresinin ardından Rus olmayan cumhuriyetlerde müzik faaliyetleri daha da canlandı. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan başta olmak üzere çok güçlü bestecilik okulları kurulmuş, bu ülkelerin halk müziklerinin özgünlüklerine uygun bu okullarda çok güzide eserler bestelenmiştir. Estonya, Litvanya, ve Letonya’da hiç olmadığı kadar yaratıcı çalışmalar üretilmiş, çoğunluğu gençlerden oluşan önemli bir genç müzisyen kuşağı Baltık ülkelerinin halk kültürünün sosyalizm koşullarında başarıyla gelişmesini sağlamışlardır. Ve sayısı iki binin üzerinde olan besteciler “SSCB Besteciler Birliği” adıyla örgütlenmiş, özel müzik fonlarıyla desteklenerek tüm zamanlarını beste yapmaya ayırmışlardır. Bu birliğe bağlı; Sovyet müziğinin tanıtılması için bir büro, Sovyet bestecilere ait yayınevi ve ülkenin çeşitli köşelerinde yaratıcı çalışma yapanlara ayrılmış birçok evleri vardır. Sadece Rus müziğine yönelik değil, dünya müziğine dair özel plak kitaplığı oluşturmuşlar ve isteyen herkes özel stüdyolarda bunları dinleyebilmiştir.

‘Yeni Zamanlara Yeni Ezgiler Gerek’
(Rus atasözü)
Sovyet müziğindeki bu atılımlar dünya halklarının da ilgisini SSCB’ye çekmişti. Lev Oborin 1927 yılında Varşova’da düzenlenen Chopin yarışmasında birincilik tacını giydikten sonra bu ilgi daha belirgin bir hale gelmiş ve ileriki yıllarda Los Angeles Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde düzenlenen bir müzik festivalinde konseri izleyen halk, Sovyet müziğini neden sevdiğini şöyle tarif etmiştir “Sovyet bestecileri müzikte evrensel ve kollektif duyguları yansıtıyor, dinleyicilere çağdaş insanın yaşamdan zevk alabileceğini, düş kurmaktan hoşlanabileceğini, nefret edip savaşabileceğini, karşıt siyasal inançlardan milyonlarca insanın, gönlüne en yakın duyguları tadabileceğini söylüyor.” Oysa aynı konseri izleyen halk çok yetenekli olan batılı müzisyenlerin müziğini; imgeler ve mesaj üzerine kurulu olarak, korku, çöküntü, sinirsel heyecanlılıklar ve yalnızlık duyguları yansıtmakla kaldığını tarif ediyor. İşte formalizm tartışmaları tam buraya oturuyor ve Sovyet müziğinin halka daha başka türlü gelmesini Moussorgski şöyle tarif ediyor: “Bu, bestecinin en yakınındaki dinleyicinin dar çevresine değil de halkın çoğunluğuna seslenen bir dildir”. “Halk için sanat” fikri, almış yürümüştür artık. Sovyetlerden başlayan bu yayılmanın en güzel örneği, Şostakoviç’in Leningrad Senfonisi’dir. Şostakoviç, Sovyetler’de en çok sevilen bestecilerden birisidir ve tüm melodileri Sovyet halkının dilindedir. Ki Sostakoviçin eserleri halk için sanat fikrinin ne kadar da gerçek bir tanım olduğunu göstermiş, İkinci Dünya savaşı sırasında faşist istilaya karşı Leningrad savunmasına katıldığı sıralarda yazdığı Leningrad Senfonisi, tüm dünyadaki anti-faşist dinleyicileri çoşturmuştur ve dünya halklarının kafasını karıştıran birçok eleştirmenlere de cevap niteliği taşıyarak, müziğin “çaptan düşmediği”ni ve müziği anlamanın zor olmadığını, halkın yaşamında en büyük önemi taşıyabileceğini, gericiliğe ve insanı yok etmek isteyen güçlere karşı toplu mücadelesinde esin verebileceğini kanıtlamıştır. Sovyet müziğine dair eksik bıraktığımız birçok şey vardır elbet. Sovyet sinemasının müziğe olan katkısından, sıradan halk kesimleri içerisinde yaygınlaşan koro deneyimlerine, formalizm tartışmaları ekseninde uluslararası alanda çarpıtılan onlarca tartışma konusuna kadar. Unutulmamalıdır ki, bunları bize yazdıran da, eksik kalanlar da büyük bir mirasın ürünüdür. Bu mirası bütün yönleriyle okumak ise geleceğimizdir.

Kaynaklar:
Sanat ve Edebiyat Üzerine/Marx-Engels-Lenin
Devrim ve Sanat-A. Lunaçarski
Müzik Üzerine Tartışmalar / Derleme/Evrensel Basım Yayın
Müzik Neyi Anlatır / Sidney Finkelstein

http://www.genchayat.evrensel.net/haber.php?haber_id=432

"Biz artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyoruz"


02/06/2009 14:49
image

Nâzım Hikmet'in sonsuzluğa karışmasının kırk altıncı yılında Nâzım Hikmet Kültür Merkezi tarafından bir açıklama yayımlanarak Nâzım'ın Türkiye topraklarındaki mücadelesi hatırlatıldı.

soL (HABER MERKEZİ) Nâzım Hikmet Kültür Merkezi tarafından yayımlanan açıklamada "Büyük şair Nâzım Hikmet'le aynı safta olmaktan, aynı mücadelenin içinde olmaktan dolayı duyduğumuz mutluluğu ve kıvancı, tüm Nâzım dostlarıyla paylaşıyoruz" denildi.

Açıklamanın devamı şu şekilde:

"Nâzım, bu toprakların yetiştirdiği en güzel yüzlerden biri, tıpkı Aziz Nesin, Ruhi Su, Yılmaz Güney gibi, tıpkı Behice Boran, Sümeyra Çakır, Sevgi Soysal gibi…

Nâzım’ı ve diğerlerini güzel yapan, çalışkanlıkları, inatları, entelektüel gelişkinlikleriydi. Güzelliklerinin ölçütü ise, sadece kendini ayakta tutmakta değil, başkalarını da ayakta tutabildikleri bir üretkenlikte saklıydı. Toplumsal eşitsizliklerden kişisel çıkarları için faydalanmayı tercih etmedi bu güzel insanlar. Tam tersine, bu eşitsizliklerin, yoksulluğun, gericileşmenin, ayrımcılığın, savaş çığırtkanlığının üstüne yürüdüler, böyle güzelleştiler.


Nâzım, işgal altındaki bir şehirde büyüdü ve bağımsızlık peşinde, Anadolu’nun yollarına düştü. Araştırdı, sorguladı; uzaktan laf yetiştirmeyi değil, mücadele etmeyi, mücadelenin içinde yer almayı tercih etti.

Bu tercihleri onu şu sonuca taşıdı:

“Toplumsal devrim hedefinden yoksun bir bağımsızlık savaşı kurmaca bir savaştır.”

Heyecan dolu bir yurtsever olarak bağımsızlık yolunun, eşitlik, özgürlük, kardeşlik zeminini döşemekten geçtiğini gördü.

Ve bu noktadan itibaren, tüm hayatını, tüm yaratıcılığını, tüm entelektüel birikimini, tüm heyecanını, ‘insanlığın gençliği’ olarak nitelediği sosyalizm mücadelesine adadı. Kendini adadıkça kendini geliştirmek zorunda hissetti; kendini geliştirdikçe, memleketinin ve tüm insanlığın ulu kurtuluş düşüne daha çok inandı, sevdi ve bağlandı…

Nâzım’ın, ekmeğe, kitaba hasret tüm insanlığın şairi olmasını sağlayan işte bu büyük sevdasıydı. Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya, Latin Amerika’dan Kuzey Amerika’ya, Avrupa’dan Afrika’ya kadar tüm “büyük insanlık” onun bu sevdasına, hasretine ve inadına inandı ve yürekten sevdi Nâzım’ı.

Onu düşünmek, güzel şey…

Onu düşünmek, ümitli şey…

Dünyanın en güzel sesinden, en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…


Nâzım Hikmet Kültür Merkezi olarak, ölümünün kırk altıncı yılında, bu büyük insanla, bu güzel insanla aynı safta olmaktan, aynı mücadelenin içinde olmaktan dolayı duyduğumuz mutluluğu ve kıvancı, tüm Nâzım dostlarıyla paylaşıyoruz.

Bu güzel şarkıyı dinlemekle yetinmeyip, memleketimizi ve tüm insanlığı aydınlık geleceğe taşıma mücadelesinde, onunla birlikte, Nâzım’la aynı safta yer alan tüm dostlarımızı da selamlıyoruz.


Büyük insanlığın en güzel şarkısını hep birlikte söylemek dileğiyle…

Selam ve teşekkürler sana Nâzım!"

Müzik Bölümü - Genel Bilgiler


Nâzım Hikmet Akademisi’nin eğitim anlayışının temeli bütüncül bir yaklaşıma oturmaktadır. Bu yaklaşım müziğin ulaşabildiğimiz bütün alanlarını kapsar ve kendini sanatın diğer alanları ile birlikte anlamayı ve anlatmayı öngörür. Bunu yaparken müziği ve müzik incelemelerini yalnızca seslerle açıklamak yerine, incelemekte olduğu konulara ve konulara bağlı sorunlara sosyokültürel zeminde ve verilerle yaklaşır. Müziğin hangi toplumsal, tarihsel, siyasal, ekonomik ve sosyal koşullarda oluştuğunu, müziğin kendisi kadar önemser ve buna bağlı olarak müziği tüm toplumsal oluşumlardan soyutlayan seçkinci yaklaşımlara karşı tavır geliştirir.


Günümüz müzik eğitim sistemlerinin, bireysel gelişimi ön plana çıkaran, müziğin herhangi “tek” bir alanında uzmanlaşmayı öngören ve müzisyenin kendini sadece bu alan üzerinden tarif etmesini öneren sistemler oldukları söylenebilir. Müzik eğitimi çalışmaları geçirimsiz bir bölgeye hapsedilmiş, yaşam ve yaşamsal dinamiklerle bağı en aza indirgenmiştir. Karşı eğitim çalışmaları ise geleneksel yapıyı zorlayıcı bir dirence ve yaygınlığa ulaşamamıştır. Hedefimiz;itim alanını genişletmek, geliştirmek, kolektif bir müzik anlayışını hayata geçirmektir. Bölümümüzde düşünen, konuşan, tartışan ve paylaşan bir müzisyen topluluğu amaçlanmıştır. Öğrencilerin bireysel gelişimlerini en sağlıklı ve yetkin biçimde sürdürmeleri, biriktirdiklerini kolektif bir anlayışa açık ve hazır tutmaları sağlanacaktır. Tüm bunlar geçmiş birikimlerden olabilecek en kapsamlı yararlanmayla gerçekleşecektir.
Bölüm üç ana dalda eğitim yapacaktır; ses ve çalgı bilgisi, müzikoloji, kayıt teknolojileri…


2009 – 2010 öğretim döneminde ses ve çalgı bilgisi ana dalı, 2010 – 2011 öğretim döneminde müzikoloji, 2011 – 2012 öğretim döneminde de kayıt teknolojileri ana dalı eğitime başlayacaktır. 2009 – 2010 öğretim döneminde eğitime başlayacak olan ses ve çalgı bilgisi ana dalının ders programı şu başlıklara bölünmektedir: Atölye dersleri, müzik kuramı dersleri, müzik tarihi dersleri, kuram/yöntem dersleri, seçmeli dersler ve seminerler.


Atölye derslerinin amacı öğrencinin seçtiği alanda yetkinleşmesi, müziğin tüm alanlarında araştıran, soruşturan ve tartışan bir kimlik edinmesidir. Bu dersler içerisinde yer alan Oda Korosu ve Oda Müziği dersleri, giderek baskın kimlik haline gelen “bireysellik” e karşı “kolektif üretim” i, “birlikte çalıp – birlikte söylemek” i önermektedir. Bu kolektif yaklaşım sadece atölye dersleriyle sınırlı olmayıp akademimizin varlık nedeni olarak algılanmalıdır. Müzik Tarihi dersleri müziğin gelişimini inceleyen, bu gelişmeleri toplumsal süreçlerle açıklamayı tercih eden ve diğer sanat dallarıyla etkileşimleri araştıran derslerdir. Kuram /Yöntem dersleri tarihsel, siyasal, ekonomik ve sosyolojik boyutlarıyla müziğin ele alındığı derslerimizdir. Bölüm dışı seçmeli dersler ve seminerler sanatsal ve bilimsel üretimin bütünselliğini vurgulamak, “değiştirmeye” dönük düşünsel dinamiklere alan açmak amacındadır. Seminerlerimiz düşünme, tartışma ve üretme alanlarını zenginleştirici içerik ve niteliktedir.